28 Haziran 2013 Cuma

CUMA NAMAZI ve 90. AYET-İ KERİME


Es-Selamun Aleykum
Cumamız mübarek ola inşallah...

Cuma namazında hoca efendi hutbenin sonunda Nahl Suresi'nin 90. ayetini okur. Bu ayet ilk defa Ömer bin Abdulaziz döneminde okunmaya başlanmış ve günümüze kadar bu şekilde okunmaya devam etmiştir.

90. âyet, iyiliğin ve fenalığın çeşitli derecelerini göstererek sağlıklı bir toplumun başlıca dayanaklarını zihinlere yerleştirmektedir.Dolayısıyla cuma namazında hutbenin sonunda okunup, bu esasların hatırlatılması pek isabetlidir.

Bu âyetteki adalet ve ihsan kelimelerine çeşitli anlamlar veril­miştir. Rügıb el-İsfahânî'nin "Adalet, iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük olmak üzere yapılana denk bir şekilde karşılık vermektir; ihsan ise iyiliğe daha fazlasıy­la, kötülüğe daha azıyla karşılık vermektir."şeklindeki tanımı İslâm âlimlerinin konuyla ilgili anlayışlarının bir özeti sayılabilir.

Bugün Cuma namazına iştirak edecek arkadaşlarımız, bu ayeti bir kez daha dikkatlice dinlesinler. Her hafta Rabbimiz bize düşünüp tutmamız için çok kıymetli öğütler veriyor çünkü...

Rabbim, anlamayı ve uygulayabilmeyi nasip etsin İnşaAllah...

Selam ve dua ile...

(sorularlaislamiyet sitesinden faydalandık.)

.....

24 Haziran 2013 Pazartesi

ECDÂDIN VAKIF ÇAĞLAYANI



Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve diğergamlığın müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sayesinde cemiyetimiz yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirmiştir.

Bu ecdâd vakıflarından birkaçını sayalım :

- Kışın aç kalan kuşların beslenmesi,

- Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi,

- Koyun cinsinin ıslah edilmesi,

- Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması, 

- Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi, 

- Çalışan kadınlara sütanne bulunması,

- Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması,

- Cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi,

- Ramazan-ı Şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması, 

- Köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi,

- (Bu çok ilginçtir, ne kadar ince bir düşünce) Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi, 

- Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması,

- Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması...

gibi insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıflar kurulmuş ve işletilmiştir.

Türk Kültür ve Medeniyeti,C. 1, Atatürk Ünv. Türk Kültür Arş. Ens. Yay., Ankara/1956, s.202


Bir millet ki, geçmişi, şan ve şerefle dolu,
O millet ecdâdından bugün utanır oldu...

...

21 Haziran 2013 Cuma

BERÂET GECESİ'ne doğru...


Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece Berâet Gecesi'dir.

Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle 'Mübârek'; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle'Beraet'; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle 'Rahmet'; geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle'Berae veya Sakk' adı da verilir.

Bu gecenin beş özelliği vardır:

1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.

2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.

3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.

4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.

5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.

Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.

Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:

"Bu gece Şaban'ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Benü Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem'den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. " (Münziri, et-Tergîb ve't-Terhib, II, 118).

O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak sevaptır. Fakat o geceye mahsus belirli bir namaz şekli yoktur. Nitekim Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah'a şöyle dua etmiştir: "Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin." (Münziri, Tergib, II, 119, 120).

"Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifaâ dileyen yok mu; ifâ vereyim."

"Allah Teâlâ Şaban'ın onbeşinci geresi (Berâet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar."
(İbn Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38).

Şimdiden gecenizi tebrik eder hayırlara vesile olmasını Rabbimiz Teâla'dan niyaz ederiz...

Selam ve dua ile...
...
(sorularlaislamiyet sitesinden faydalandık.)

HZ. ALİ (R.A.)


Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ali (ra) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ali bendendir, ben de ondanım.”

 İbn Mace, el-Hafız Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Sünen-i İbn Mace, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, c.I, s.44; Tirmizi, Menakıb, 21.

“Ben ilmin yuvasıyım, Ali de onun kapısıdır.”

Tirmizi, Menakıb, 21.

Hz. Ali (ra) Rasulullah (sav)’ın dünya ve ahiret kardeşidir. Bununla alakalı İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadis şöyledir:

“Rasulullah ashabı arasında (Hicretten sonra Medine’de ensar ve muhacirin arasında) kardeşlik akdi yaptı. Bu esnada Ali, gözlerinden yaş akar halde ağlayarak (Rasulullah (s.a.v.)’in huzuruna ) geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü, ashabını birbirlerine kardeş ettin, beni ise kimseye kardeş etmedin.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “(Ey Ali) Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.”  buyurdu.

Tirmizi, Menakıb, 21.

Yine bir başka hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Münafık Ali’yi sevmez, mümin de Ali’ye buğzetmez.”

Tirmizi, Menakıb, 21.

20 Haziran 2013 Perşembe

SIHHAT ÜZERİNE...


Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

(halk arasında devlet kadar itibarlı bir başka şey yoktur ama, dünyada bir nefeslik sıhhat gibi saadet ve zenginlik olmaz.)

Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur
Olmaya baht ü se'âdet dünyede vahdet gibi

(saltanat dedikleri sadece bir dünya kavgasıdır. cihanda vahdet gibi talih ve mutluluk yoktur.)

Ko bu 'ıyş ü 'işreti çünkim fenâdur 'âkıbet
Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâ'at gibi

(bu yiyip içmeleri bırak, çünkü işin sonu kötüdür. eğer ebedî bir sevgili istersen ibadet gibisi yoktur.)

Olsa kumlar sagışınca 'ömrüñe hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir sâ'at gibi

(ömrünün sonu ve günleri adedi kumlar sayısınca olsa da, bu felek şişesinde bir saat gibi gelmez.)

Ger huzûr itmek dilesen ey muhibbî fârig ol
Olmaya vahdet cihânda kûşe-i 'uzlet gibi

(ey muhibbî! eğer huzur bulmak istiyorsan her şeyden el etek çek; çünkü dünyada uzlet köşesi* gibi yalnızlık bulunmaz.)

Muhibbî, Kanuni Sultan Süleyman Han'ın şiirlerini yazarken kullandığı mahlastır. Bu mahlasla yazdığı şiirleri Divan-ı Muhibbi isimli bir divanda toplanmıştır.

Bugün, dünyadaki en kıymetli varlığın aslında SIHHAT olduğunu vurgulamak istedik.

Allah Rasulü s.a.v. dualarında Cenab-ı Hak’tan sıhhat ve afiyet dilemiştir. (Beyhakî). Ayrıca ümmetine de afla birlikte afiyet talebinde bulunmalarını tavsiye ederek buyurmuştur ki:
“Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Zira hiç kimseye yakîn derecesine ulaşmış imandan sonra afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir.”(Tirmizî)

Fakat sıhhat, dünya üzerinde belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey olduğu halde en az kıymetini bildiğimiz nimetlerden biridir. Sevgili Peygamberimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Kim nefsinin kötü isteklerinden emniyet içerisinde, bedenen afiyette ve günlük gıdasına da sahip olarak sabaha çıkarsa dünya ona verilmiş gibidir.”(Tirmizî)

Rabbimiz bizlere de af ve afiyet üzere bir ömür lutfetsin inşallah.

Sabahımız, günümüz mübarek olsun...

Selam ve dua ile...

19 Haziran 2013 Çarşamba

“BİR KISIM MEDYA” TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK TALİHSİZLİĞİDİR.

Bir yazımda, Türkiye’nin en büyük talihsizliğinin medyası olduğunu söylemiştim…

Az söylemişim…

Aynı zamanda başının en büyük belası imiş…

Darbe dönemlerinde yaptıkları yağcılıklarına, “halka rağmen”ci tavırlarına, zalimden yana duruşlarına, yalan ve iftiralara çanak tutuşlarına bir bakın, neden böyle dediğimi anlarsınız.

28 Şubat sürecini çoğunuz zaten hatırlıyorsunuz… Meşhur medya patronlarıyla namlı, genel yayın yönetmenlerinin askeri brifingleri nasıl ayakta alkışladıklarını yakınen biliyorsunuz (bilenler bilmeyenlere anlatsın)…

Ama bu sapıtmaların daha öncesi de var ki, maalesef unutulmuş.

27 Mayıs 1960’ta, amirlerine isyan eden bir grup subay darbe yapmış ve dönemin iktidar partisinin tüm mensuplarını Yassıada zindanlarına atmışlardı…

Her türlü zulmü, şiddeti reva görmeleri yetmiyor, bir de medya (o zaman basın denirdi) aracılığıyla manşetten envai çeşit iftiralar atıyorlardı…

Gazetelerde büyük harflerle verilen kaynağı belirsiz haberlere göre, Menderes çok sayıda üniversite gençlerini katlettirmişti… Fakat ortada ceset filan yoktu. “Kıyma makinesi” yalanını uydurdular. Buna göre, Başbakan Adnan Menderes üniversite öğrencilerini Et-Balık Kurumu’na ait dev kıyma makinelerine attırıp kıyma yaptırmıştı.

Çocukların bile inanmayacağı bu “kuyruklu yalan”a bizim medya dört elle sarılıp günlerce manşetlere çekti…

Anlı-şanlı yazarlarımız bu yalan üzerine öyle hikâyeler uydurdu, öyle masallar anlattı, öyle efsaneler oluşturdu, tesadüfen hepsi de CHP yöneticisi olan görgü şahitlerinin ağzından öyle beyanatlar döşendi ki, vicdan tüm hücreleriyle isyan eder.

Bu da yetmedi, Menderes Hükümeti’nin Harbiye başta olmak üzere tüm üniversiteleri içindekilerle birlikte imha etmek için plan yaptığını, bu planların ele geçirildiğini yazdılar.

Hatta Dünya Gazetesi bir yalanı alelacele kamuoyuna duyurmak için ikinci baskı bile yaptı.

Manşeti şöyle: “Katliam Plânı”…

Ara başlık: “DP’nin 40 milyon lira sarfıyla üniversite ve Harbiye’yi imha için teşkilat kurduğu anlaşıldı.”

“Menderes (Başbakan) ve Polatkan’ın (Maliye Bakanı) para dolu bavulları ele geçti.”

Hepsi külliyen yalandı ve bunu manşeti atanlar da çok iyi biliyordu. Aslında on yıllık başbakanlığı döneminde Menderes’in hiçbir yolsuzluğuna şahit olunmamıştı. Buna rağmen iftira üstüne iftira atılıyor, korkunç bir karalama kampanyası sürdürülüyordu.

*28 Şubat sürecinde başka biçim yalanları “Üst düzey bir askeri yetkili”ye dayandırarak ortaya atmış ve manşetlere çekmişlerdi.
Dindar Müslümanları karalamak için “Fadime” ismi verdikleri bir “malum kız”ı, kanal kanal dolaştırıp ağlattılar.*

“Bunlar geçmişte kaldı” diyemiyoruz. Çünkü aynı refleksi Taksim Gezi Parkı olaylarında da sürdürüyorlar.

Kırk küsür yıllık gazeteciyim, bu medyanın meşruiyetten, demokrasiden ve seçilmişlerden yana tavır takındığını hiç görmedim.

En büyük talihsizliğimiz budur…

Bereket versin, yalan söyleye söyleye etkisizleştiler. Artık kimse ciddiye almıyor.

http://www.yeniakit.com/bir-kisim-medya-turkiyenin-en-buyuk-talihsizligidir-1810yy.htm


17 Haziran 2013 Pazartesi

BİR HADİS VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre; 

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem; “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:” dedi:


“Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse ben de ona karşı harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kaldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (adeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse onu mutlaka veririm, bana sığınırsa onu korurum.” 
Kaynak: Buhari, Rikak 38.


Açıklamalar

Yalnızca Allah’a güvenen, O’nu dost edinen, o nedenle dünyevi herhangi beklentileri olmayan, bütün varlığıyla Allah’a yönelmiş, her hal ve davranışlarında Allah’ın Resulünün sünnetini benimsemiş kişilere “velî” denir. Veli, salih kişi demektir. 

Sürekli Allah ile olduğunun şuuruyla hareket eden ve amel yapan kimse anlamına da gelir. “Evliya” da “veliler” anlamına gelir ki, “veli”nin çoğuludur.

Böyle bir kişiye bu iyi halinden, ibadet ehli oluşundan, iyi Müslümanlığından dolayı düşmanlık etmek, onun, inanıp gereğince yaşadığı esaslara ve onları koyan Allah’a düşmanlık etmek demektir. 

Allah Teâlâ, kendi dostlarına düşmanlık edenlere harp ilan edeceğini bildirmektedir. Bundan dolayı, mücahedeyi hayat tarzı olarak benimsemiş insanlara, bu hallerinden dolayı düşmanlık etmek, Allah Teâlâ’nın düşmanlığını karşısında bulmaktır. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacağı bellidir.

Önce farzlar…

Allah’a yakın olmanın Allah katında en makbul yolu, Allah’ın emrettiği farzları yerine getirmektir. Kul, yapmakta olduğu farzlara ilave olarak yapacağı nafilelerle Allah’a yakınlıkta mesafe alabilir. Ancak farzları ihmal edip nafilelerle meşgul olmak, insanı kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez.

Önce farzları, sonra da nafileleri işlemeye devam eden Müslüman, sürekli mücahede içinde olan insan demektir. Bu ısrar ve devamlılık neticede, Allah Teâlâ’nın rıza ve sevgisini kazandırır. Allah Teâlâ bir kulunu sevince de artık o kul, en büyük ve yegâne desteği elde eder. 

Onun her işi düzgün olur. Tüm organları, görevlerini isabetle yerine getirir. Allah’ın yardımı ve hidayeti her işinde görülür. İstekleri yerine getirilir. Korunmayı dilerse tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiğini yardımsız bırakmaz.

Rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattab radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Amellerin en üstün olanı, Allah’ın farzlarını yerine getirmek, haramlardan sakınmak ve Allah katında niyetinde sadık ve samimi olmaktır.”

Kulu Allah’a yaklaştıracak bedenî ibadetlerin en büyüğüne gelince hiç şüphesiz ki bu namazdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Hayır! Ona uyma! Allah’a secde et (ve yalnızca O’na) yaklaş!” (Alâk; 19)

Peygamberimiz; “Kulun Allah’a (manen) en yakın olduğu an secde halidir.” buyurmuştur. Devlet başkanlarının halkını adaletle yönetmesi, aile reisinin de aile fertleri arasında adil davranması, kulu Allah’a yaklaştıran farzlardandır.

Bu hadisi kutsîde, Allah’ın kulunu sevdiğine işaret sayılan birkaç husus sıralanmaktadır. Öncelikle bir kulun farz olan görevlerine ek olarak, nafile ibadetlerle Allah’a yakınlık kazandığı ve sonunda Allah’ın sevgisine ulaştığı belirtilmektedir. Demek ki, farz ve nafilelerde devamlılık göstermek, Allah’ın sevgisini kazanmaya vesile olmaktadır.

Selam ve dua ile...


Bu yazının hazırlanmasında, İmam Nevevî Hazretlerinin “Hadislerle İslam” isimli eserinden faydalanılmıştır.


13 Haziran 2013 Perşembe

MÜFLİS KİMDİR?



220. Ebü Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Müflis kimdir, biliyor musunuz?" diye sordu. Ashab:

- Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir" buyurdular.[1]

Açıklamalar

     İnsanlar arasında müflis, parası ve malı bulunmayan veya pek az olan kimse diye bilinirse de, Peygamber Efendimiz, hakiki müflisin bunlar olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu durum, daha sonra zengin olmakla ortadan kalkabilir veya ölümle sona erebilir. Gerçek müflis ise hadiste bildirilendir. Böyle kimseler tamamen mahvolmuş, helak olmuş, ahirete götürdüğü hayır ve hasenattan elinde hiç bir şeyi kalmamıştır. Bunların bütün iyilik ve sevapları, üzerlerinde hakları olanlara ve alacaklılarına verileceği gibi, günahları da onların üzerlerine yüklenecek, sonra da cehen­neme atılacaklardır. Gerçek zarar ve ziyan, hakiki iflas işte budur. Böyleleri ahiret yoksulu sayılırlar.

Hz. Peygamber'in "müflis kimdir?" tarzındaki sorusu, toplum tarafından onun kelime olarak bilinen manasını açıklamak değil, onları irşad etmek, aydınlatmak gayesi taşımaktadır. Nitekim, Allah Resülü'nün müflisin ahiret hayatıyla ilgili olan gerçek anlamını onlara açıklamasından bunu anlamak mümkün olmaktadır.

      Kişinin namazı, orucu, zekatı ve benzeri ibadet ve taatları onun iyilik kazanmasını ve sevap elde etmesini sağlar. Ancak, cennete girmek için bunlar yeterli olmaz. Emredilen ibadet ve taatlarla birlikte, hatta bunlardan daha önemli olarak dinin haram kıldığı, nehyettiği şeylerden sakınılması icab etmektedir. Özellikle maddî ve manevî yönü itibariyle, kulların haklarına tecavüz, amme mallarına hıyanet, Allah'ın affetmeyeceğini bildirdiği büyük günahlar arasındadır. Bu nevi günahları işleyenler, dünyada hak sahipleriyle helalleşip tevbe etmedikleri takdirde, ahirette hak sahipleri onlardan haklarını alacak ve Allah'ın huzurunda hesaplaşacaklardır.

       Başkasına sövmek, hakaret etmek, kötü söz söylemek, iftira etmek, namuslu insanların namusuna dil uzatmak, haksız yere birinin malını yemek, kanını dökmek, insanları dövmek, her nevi zulüm ve haksızlık, iyilikleri ve onlardan elde edilen sevabı ortadan kaldırır, sahibini cehenneme sürükler.

       Kıyamet gününde ödenecek bir mal ve mülk yoktur. Dolayısıyla haksızlıkların karşılığı haksızlık yapanın iyi amellerinin sevaplarının alınması, üzerinde hakkı olanların günahlarının haksızlık yapanların üzerine yükletilmesi şeklinde olacaktır. Orada hiçbir hak zayi olmayacak, kimseye en küçük bir zulüm ve haksızlık yapılmayacaktır.

Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kul hakları başta olmak üzere, her türlü haramdan sakınmak gerekir.
2. Kul hakları, maddî ya da manevî olabilir.
3. Kişinin ibadet ve taatleri, üzerinde bulunan kul haklarını affettirmez.
4. Kul hakları, ibadet ve taatin ve her çeşit iyiliğin sevabını ortadan kaldırabilir.
5. Gerçek müflis, ibadet ve taatı olduğu halde, üzerinde bulunan haklar sebebiyle, bu amellerin sevabı hak sahiplerine verilince, kıyamet gününde cehenneme girmeyi hak edenlerdir.

[1] Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyamet 2

KÜLTÜRÜMÜZÜN BİR BAŞKA İNCİSİ; GAZELLER

Şanlıurfa müzik gelenegi içerisinde "Gazel" in  ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır.  Divan edebiyatının en çok kullanılan nazım şekli olan Gazel,  şiir olarak  anlaşılması güç ve  belli bir seviyede bilgiyi gerektirmesine rağmen  *Urfalı  musikişinaslar* şiir olarak ezberlemiş, anlamlarını ögrenmiş ve musikinin sihirli nağmeleriyle Gazelleleri  birleştirerek musiki meclislerinde icra etmektedirler.

Şanlıurfa müzik meclislerinde makam gelenegine göre müzik icra edilirken, söylenen makama göre, cemaate bulunan en usta kişi tarafından  gazel okunur.  Gazele başlamadan önce mevcut sazlardan biri  giriş taksimi yapar, Gazelhan da  sesinin  ve ustalığının bütün maharetlerini kullanarak gazeli bütün katlarıyla (mertebleriyle) okur.  *Urfa'da Gazel söylemek  özellik isteyen  bir icra şeklidir.* Gazeli söyleyen gazelin sözlerini, sözlerin manasını bilmesi gerekirayrıca ses aralığının çok geniş olması ve sesini kullanmasını çok iyi bilmelidir.

Damburacı Derviş, Hacı Nuri Hafız, Mukim Tahir, Kel Hamza, Karaköprülü İsmail, Bakır Yutsever, Tenekeci Mahmut, Kazancı Bedih, Fazoyun oğlu Mustafa, Bozeyin oğlu Halil Hafız, Ahmet Hafız, Şıh İs İshakoglu,  Mustafa Şahin, Mehmet Özbek, Terzi Abdullah Parmaksız,  Şevki Hafız, Cülhe Hafız, Akif  Hoca, Kambur Abbas, Kör Cevher,  Bedirhan Kırmızı'yı  Urfalı Gazelhanlardan birkaçı olarak sayabiliriz.

Urfalı gazelhanlar, Urfalı şairlerin gazelleri yanında Kudusi, Fuzuli, Ziya Paşa, Şair Eşref ve Yaşar Nezihe hanım gibi Urfalı olmayan şairlerin gazellerini de okumaktadırlar.

Aşağıya aktardığımız, Şair Abdi'nin o meşhur gazelidir. Merhum Kazancı Bedih bir çok gazel gibi bunu da ustalıkla icra etmiştir.

Günümüz Türkçesiyle izah etmek gerekirse;

Ey dilber senin güzelliğin görülmemiş bir ay mıdır,
ey can yakan güzel, huri misin, yoksa insan mısın?

Genç (sevgilim) iniltilerimi gör ve halime acı,
gözlerimden akan gözyaşı mıdır, ciğerimin kam mıdır?

Gözlerin nergis, yanağın gül müdür?
Dudağın kudret kadehi midir, süt müdür, şeker midir?

Seni gördükçe sanki hayatım tazelenir,
bu cihanın ve bu canımın sen olmadıkça bir zerre değeri var mıdır?

Ey gönül süsleyen işveli güzel, senin güzellik bahçende öten 
ABDİ midir, nağme söyleyen bülbül müdür, seherde çalınan saz mıdır?

Ruhları şâd olsun...



7 Haziran 2013 Cuma

FATİHA SURESİ'NE BAKIŞ


FATİHA SÛRESİ, KUR’ÂN’IN EN BÜYÜK SÛRESİDİR

1- Ebu Saîd İbnu’l-Muallâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Mescid-i Nebevî’de namaz kılıyordum. Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm beni çağırdı. Fakat namazda olduğum için mübarek çağrısına derhal cevap veremedim. Namazdan sonra yanına vararak:


“Ey Allah’ın Resulü namaz kılıyordum. Bu sebeple cevap veremedim.” diye özür beyan ettim. Bana:


“Allah, Kitab’ında: ‘Ey iman edenler, Allah ve Resulü sizi çağırdıkları zaman hemen cevap verin’ buyurmuyor mu?” (1) buyurdu ve arkasından ilâve etti:


“Sen mescidden çıkmazdan önce, sana Kur’ân-ı Kerim’in en büyük sûresini öğreteyim mi?” buyurdu ve elimden tuttu. Mescidden çıkacağı sırada ben:


“Ya Resulallah! Bana en büyük sûreyi öğretecektiniz” dedim. Resulullah (asm) bana:


“O sûre ‘Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin’dir ki, bu, namazlarda tekrar tekrar okunan yedi âyetten ibarettir.” buyurdu. (2)


2- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) bildiriyor ki, Peygamber Efendimiz (asm): “Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemin ederim ki, Allah, Fâtiha’nın bir mislini ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkân’da indirmemiştir” buyurdu. (3)


FATİHA SÛRESİ, DAHA ÖNCE VERİLMEMİŞ BİR MÜJDEDİR


3- İbnu Abbâs radıyallahu anh anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yanında Cebrail (aleyhisselâm) bulunduğu bir sırada, yukarıda kapı sesine benzer bir ses işitti. Başını göğe doğru kaldırdı. Cebrail (aleyhisselâm) dedi ki:


“İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı.”

Derken oradan bir melek indi. Cebrail (aleyhisselâm) tekrar konuştu:

“İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inmemişti.”
Melek selâm verdi ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâma) dedi ki:


“Ya Resulallah! Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere verilmemişlerdi: Onların biri Fatiha Sûresi, diğeri de Bakara Sûresi’nin son kısmı. Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap verilecektir.” (4)


FATİHA SÛRESİ, KULU RABBİNE MUHATAP KILIYOR


4- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Fatiha-i Şerife Sûresini okumadan namaz kılarsa bilsin ki bu namaz nakıstır, eksiktir." (Bu sözü üç kere tekrarladı.)"


Ebû Hüreyre’ye (radıyallâhu anh):

“Biz imamın arkasında bulunuyorsak (ne yapalım)?” diye sorulmuştu. Ebu Hüreyre (ra) şu cevabı verdi: “Yine de içinden oku. * Zira ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle buyurduğunu işittim: *"Allah Teâlâ Hazretleri (bir hadis-i kutside) buyurdu ki: ‘Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: ‘Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. (Hamd âlemlerin Rabbine aittir)’ deyince, Azîz ve Celîl olan Allah: ‘Kulum bana hamdetti!’ der. Kul, ‘Er-Rahmânirrahîm’ deyince, Allah: ‘Kulum bana senada bulundu’ der. Kul, ‘Malik-i yevmiddîn (âhiretin sahibi)’ deyince, Allah: ‘Kulum beni büyük bildi’ der. Kul, ‘İyyâkena’budü ve iyyâkenestaîn (yalnız sana ibâdet eder, yalnız senden yardım isteriz)’ deyince, Allah: ‘Bu benimle kulum arasında bir taahhüddür. Kuluma istediğini verdim’ der. Kul, ‘İhdina’s-sırâta’l-müstakîm sırâtallezîne en’amte aleyhim gayr’il-mağdûbi aleyhim ve la’d-dâllîn. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin değil)’ dediği zaman, Allah: ‘Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir’ buyurur.” (5)


FATİHA SÛRESİ, KUR’ÂN’IN ÇEKİRDEĞİDİR


5- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘İmam ‘âmin’ deyince, siz de ‘âmin’ deyin. Zira kimin âmin’i meleklerin âmin’i ile birleşirse geçmiş günahları affedilir.” (6)


Nitekim birçok âyeti ve hadisi bir arada değerlendiren Bediüzzaman Hazretleri de özetle, nasıl insan şu koca kâinat kitabının bir küçücük misâli, bir özü ve özeti ise, bir çekirdeği ve meyvesi ise; Fatiha Sûresi de, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın bir münevver timsalidir, nurlu bir özüdür, özetidir, nuranî bir çekirdeğidir ve meyvesidir diyor. (7)


Kaynaklar:

1- Enfal, 24.

2- Buhârî, Tefsir 1; Nesâî, İftitâh 26; Ebû Dâvud, Vitr 15.
3- Kütüb-ü Sitte, 2/438.
4- Müslim, Müsâfirin 254; Nesâî, İftihah 25.
5- Kütüb-ü Sitte, 8/2531.
6- Kütüb-ü Sitte, 8/2538.
7- Sözler, s. 45.