19 Aralık 2013 Perşembe

Nevşehirli MUSTAFA GÜZELGÖZ ve eşeği..


Yıl 1943.

Genç Mustafa' nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi' ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok.

Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

"Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun."

Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

- Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu ?

- Alıyorum.

- Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur.

Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce "Deli misin bey?"der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne "Kitap İdare Sandığı" yazar.

Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar:

"Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."

Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

"Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.

Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer'e mektup yazar:

"Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım" der.

Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar,

"Kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.

Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e "Eşekli Kütüphaneci" Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.

İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykeli var.

16 Kasım 2013 Cumartesi

DERTSİZ KALMAYIN E Mİ..?

Meşhur bir kıssadır, dervişin biri diğerine sormuş, ne yapıyorsunuz, günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz, diye, öteki de cevap vermiş:
Ne yapalım, bulduğumuzda yiyoruz, bulamazsak sabrediyoruz.
Bunun üzerine soruyu soran demiş ki:
Bunu bizim Horasan'ın köpekleri de yapıyor.
Bu defa diğeri, peki siz ne yapıyorsunuz, diye sorunca, Horasan dervişi fevkalâde ârifâne bir cevap vermiş:
Biz bulursak dağıtıyoruz, bulamazsak şükrediyoruz.
Sanırım, muhatablarına (hele hele dost bildiklerine), Cenab-ı Hak sizleri dertsiz bırakmasın, diye dua edebilecek denli şefkatli insanların yetiştiği çok az toplum vardır yeryüzünde.

Laf olsun diye söylenmezdi bu söz. Âmiyâne tabirle kelime oyunu filan yapmak niyeti de yoktu bu duayı yapmayı âdet edinmiş insanların. Gayet ciddi ciddi söylerler ve Hakkın kimseyi dertsiz bırakmasını istemezlerdi, yürekleri insanların dertsizlik beliyyesine düçar olmalarına tahammül edemez, hz. insana şefkat ve muhabbetlerinden ötürü insanoğlunun dertsiz kalmasına razı olmazlardı.

Sanılmasın ki bu söz, güç ulaşılabilir birtakım kitaplarda kayıtlıdır sadece. Kitaplarda değil, bilakis yakın zamana kadar halkın, halkımızın dilinde de dolaşırdı bu söz. Mânâsı bilinmeksizin uluorta kullanılmaz, büyüklerimiz, dedelerimiz, ninelerimiz birbirleri için bu duayı bile isteye yaparlardı.

Bir tek yazının kaldırabileceği bir yük olmamakla birlikte ve belki biraz da saded haricine çıkmak tehlikesine rağmen bu konuda bir iki hususa işaret etmek isterim:

Bilmek hayretle başlar, yani insan hayret etmedikçe bilemez, bilgisi hayretinin miktar ve keyfiyetine bağlıdır. Bilmek için şaşırmak, şaşkınlık nimetinden yararlanmak lâzımdır kısaca. Çünkü insanoğlu bildiği şeyler karşısında değil, bilmediği şeyler karşısında şaşırır. Şaşırmak ise farketmektir. Şaşırdığınız takdirde ancak, farketmiş olursunuz. Hayret(şaşırmak veya farketmek) bu nedenle bilginin ilk adımı sayılır.

Ehl-i hayret olmadığı halde ehl-i ilim ve marifet olanına kim rastlamıştır bu dünyada?

Hayret'in mücerred şaşkınlık (taaccüb) olmadığına bu vesileyle işaret etmeliyim. Çünkü taaccübün ya da tabir-i diğerle şaşkınlığın insanoğlunda ya korku ya da gülme hissi uyandırdığı, sözgelimi insanın bilmediği şey karşısındaki taaccübünün hemen hemen o an içerisindeki idrakinin seviyesine bağlı olarak kendisinin gülmesine veya korkmasına neden olduğu/olabileceği bilinir. Yine hayretinin mahiyetine bağlı olarak, insan, bu defa kendisiyle karşı karşıya geldiği nesne ya da olguyu merak eder, onun ne olduğunu öğrenmek ister, en nihayet böylelikle nasibi derecesinde elde edeceği bilginin kendine özgü sahasına adımını atmış olur.

Peki hayret'in evvelinde ne vardır?

Hayret'in evvelinde seyr (görmek), seyrin evvelinde de devr (gezmek) vardır. Çünkü devretmeden (fikren gezip dolaşmadan, daha açıkçası mânen âlemi temaşaya çıkmadan), insan seyredemez, etrafını göremez. Bu bakımdan bilhassa tasavvuf edebiyatımızda, devran olalım, seyran olalım, hayran olalım meâlinde sayısız mısrâ yazılmış, hayretiçin devr u seyrin önemine dikkat çekilmiştir. Herşey hayret içindir, hayran olmak içindir. Çünkü bilmek için hayret etmek, hayran olmak lüzum, hatta mecburiyeti vardır.


İşte dert ve ızdırabın önemi de buradadır. Dertsiz/gamsız insan, gaflet içinde demektir, zihnen hareketsizdir ve bu nedenle hayran olmak şansını yitirmiştir. Izdırab, bir nevi titremek, için için sallanmak, hareket etmek demek olduğuna göre, nefsin ızdırabı da onun hareketidir. Nasıl ki eskiden hareket'ul-arz tabiri deprem karşılığında kullanılıyorsa, nefsin hareketi için de ızdırab kelimesi kullanılır, daha doğrusu bu kelime bu mânâda istimal edilirdi. (Iztırab darb'dan gelir, darb vurmak/vuruş, diğeri titremek/titreyiş anlamındadır. Mızrab'ın udun/kalbin tellerine vurması sonucunda tellerin titreyişi gibi.)

Cenab-ı Hak kimseyi dertsiz bırakmasın, sözü, dert ve ıztırabdan yoksun kalıp gaflete düçar olan nefsin devran olmasını temenni etmektir. (Çünkü hareketin en mükemmeli dairevî olanıdır. Kişi başladığı yere dönmeyi başarabileceği bir yola çıkmalıdır.)

Devran olan nefis, ihtimal ki sadece hareket etmekle kalmaz, etrafını temaşa da eder. 

İşte hayret bu temaşının, ilim de bu hayret'in mahsûlü olacak ve böylelikle insan bilmediğini bilebilmek (marifet) imkânına kavuşacaktır.

Öyleyse HAK hiçbirimizi dertsiz bırakmasın!

14 Kasım 2013 Perşembe

İNSANIN İÇ DERİNLİĞİ


Hz. Peygamber Aleyhisselam, iç derinliği itibariyle de en zirve noktayı tutmuştur. Zira O, zahidlerin en zahidi, âbidlerin en âbidiydi. Allah'tan öyle korkardı ki, âdeta kalbi duracak gibi olurdu. O kadar hassas, o kadar duyarlı idi ki, göz yaşlarının akmadığı ve ürpermediği zaman çok azdı; coşarken âdeta bir derya, dururken de umman gibiydi.

İçe doğru derinlik, zühd ve takva ile olur. Bunları hayatında en güzel tatbik eden de Peygamber Efendimiz'dir (Aleyhisselam). 

Zühd, dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme hâlidir. Bu hâl, Allah Resûlü'nde doruk noktadadır. Bütün dünya onun olsaydı herhalde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya elinden gitse, bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde terk etmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben de dünyayı terk etmek değildir. Zira kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren O'dur.

Peygamberimiz Aleyhisselam, dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. 

Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Resûlü'nün huzuruna girdi. Efendimiz, yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer (r.a):

"Ya Resûlellah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, (kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan) Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı." cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer'e (r.a.) şu karşılıkta bulunur:

"İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun." (Buharî, Tefsir, 21)

Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar:

"Dünya ile benim ne alâkam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim, bir ağaç altında gölgelenip, sonra da orayı terkederek yoluna devam eden bir yolcu." (Tirmizî, Zühd, 44; İbn Mâce, Zühd, 3)

O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmişti. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terk edecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temayül edeceğine ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi ve O, hiçbir zaman inhirafa yelken açmadı... (Gülen 1997, 2:473-474)

Evet O, ümmetine tebliğ edeceği hususları öncelikle kendi hayatında yaşayarak temsil ediyor ve her hâliyle ümmetine örnek oluyordu. Aslında, O'nun yaşadığı gibi bir hayat yaşamaya kimse güç yetiremezdi. Ferdî ibadetlerinde, kendine karşı çok disiplinli ve nefsine karşı da çok ciddiydi. Âdeta O'nun bütün hayatı, ibadete göre programlanmış gibiydi.. Tabii ki ibadeti sadece bildiğimiz, namaz, oruç vs. şeklinde sınırlandırmamak lâzım. O, yaptığı her işi ibadet şuuruyla yapıyordu (a.g.e., II/478)

Defalarca, dünya O'na temessül etmiş, kendini kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. (İbn Hanbel, Müsned, II/231) İşte asrımızın hizmet erleri de, Efendisini kendisine örnek alarak içe doğru derinleşmeli ve dış fethin yanında iç fethi ihmal etmemelidir.

Eğer, insanın nefsi ve arzuları kendi hâline bırakılırsa onun dünyaya bağlılığı ve ilgisi artar. Hatta dünya onun en son emeli ve hayatının gayesi hâline gelir. Hâlbuki, Kur’ân'ın ifadesiyle

"Dünya zevki pek azdır, âhiret ise günahlardan sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar olsun haksızlık yapılmaz." (Nisa, 4/71)

O hâlde mü'min içe doğru derinleşmeye bakmalı ve âhiret azığı hazırlamada ihmalkâr davranmamalıdır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan talihliler, hep Yaradanın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru gideceklerdir.

Rabbim anlama şuuru ve yaşayabilme iştiyakı lutfetsin inşallah...
Selam ve dua ile...
Hayat İklimi

(sorularlaislamiyet sitesinden alıntı yaptık...)

5 Kasım 2013 Salı

AŞURE GÜNÜNE YAKLAŞIRKEN...

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet, oruç tutmaktır.

Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. "Bu ne orucudur?" diye sordu.
Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti. (İbni Mâce. Sıyam: 31)

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." (Buhari, Savm: 69)




Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu. (Tirmizî, Savm: 40)

Yine Tirmizî'de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum." (Tirmizî, Savm: 47)

"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur" (İbni Mâce, Sıyam: 43)

Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.  (İhya, 1:238)

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi îbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bir hadiste şöyle buyururlar: "Her kim Âşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenâb-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder." (et-Tergîb ve't-Terhîb, 2:116)

Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun için fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Rabbim, bu güzel günlerden istifade edebilmeyi nasip etsin inşallah...
Selam ve dua ile..
Hayat İklimi

23 Ekim 2013 Çarşamba

KADINLAR NİÇİN ÇOK KONUŞUR..?


Kadınlar Niçin Çok Konuşur ?
Erkeklerin Kadınlarla Konuşurken Unutmaması Gerekenler

Erkekler şunu bilmeli ki “kadın demek, kelime demektir.” Kelimeler kadınların hayata tutundukları bağlardır. Bir kadın konuşuyorsa değil, konuşmuyorsa tehlike vardır. Kadın için konuşmanın pek çok amacı vardır. Bunları bilirseniz eşinize daha anlayışlı davranabilirsiniz. Kadınlar neden çok konuşur?

1-Yakınlık ve yalnız olmama isteği: Kadın beyni yakınlık ihtiyacı ile programlanmıştır. Kadınların depresyona girme sebeplerinin başında yalnızlık vardır. Evlilik hayatında kadını en yaralayan şey iki kişilik yalnızlıktır. Eğer eşinizle konuşmak için zaman ayırmazsanız kendini yalnız ve değersiz hissedecektir. Ve onu dinlemek için ayırmadığınız zamanı psikolog ya da psikiyatriye götürerek harcamak zorunda kalabilirsiniz. Her gün eşinizi dinlemek için muhakkak zaman ayırın.

2-Üzgünken kendini iyi hissetme: Kadınlar üzgünken konuşunca, dertlerini paylaşınca rahatlarlar. Erkeklerin çoğu bunu şikayet etmek olarak algılar. Karınızı dinlerken onu şikayet ediyor ön yargısı ile ya da benden çözüm bulmamı bekliyor düşüncesi ile dinlemeyin. Çoğu zaman çözüm de beklemiyordur. Hatta dinlerken “sen de şunu yap, bunu yap” gibi çözümler sunmanız anlaşılmadığını düşündüreceği için onu üzebilir. Sadece dinlemeniz, ona hak vermeniz onu rahatlatacaktır.

3-Yüksek sesle düşünme ve araştırma: Karınız evin içinde kendi kendine konuşuyorsa telaşlanmayın bir arıza yok. Kadınların çoğu bunu hep yaparlar; çünkü sesli düşünmeyi severler.

5-Güncel konularda konuşma isteği: Kadınlar yaşadıkları önemli bir şey olmasa da gittikleri, geldikleri, yedikleri, içtikleri, gördükleri, şeyleri paylaşmaktan hoşlanırlar.

6-Bilgi paylaşımı: Size bilgi vermesi gereken bir şey varsa hemen söylemek ister. Kadınlar erkeklere göre sabırsız oldukları için bazen akşamı bile bekleyemezler, telefon açıp anlatmak isterler. O bilginin anlatılmasının acelesi olması da önemli değildir, onun kafasına takıldıysa anlatmalıdır. İşinizden biraz vakit ayırıp onu dinlerseniz mutlu olur.

7-Düşünce, duygu ve sırlarını paylaşma isteği: Kadınlar duyguları hakkında konuşma ihtiyacı duyarlar. Duygularını dinlemezseniz kesinlikle sizin onu sevmediğinizi düşünecektir.

8-Kadın dili hikaye dilidir. Kadın beyni süreç odaklı çalıştığı için erkekler gibi kadınlarda sadece sonuç önemli değildir. O sonuca nasıl varıldığı da kadın için önemlidir. Kadınlar detayları severler; bu yüzden yaşadıkları en basit olayı bile hikayeleştirip anlatırlar. Karınız keyifle ayrıntıları anlatırken “Konuyu niye bu kadar uzatıyor” diye sinirlenmeyin, size eziyet olsun diye yapmıyor. Kendinizi hikayeye bırakın, belki de hoşunuza gidecek.

9-Kadınlar duygularını genellikle abartarak anlatırlar. Erkek beyni gerçekler ve veriler üzerine çalıştığı için kadınların sözcüklerini de öyle anlar. Karınız “Her zaman beni üzüyorsun.” diyorsa aslında söylemek istediği gerçekte her zaman değildir. “Ölsem yapmam, dondum kaldım…” cümlelerine takılıp canınızı sıkmayın. Sadece abartıyor.

11-Kadınların konuşması için illa bir sebep olmak zorunda değildir. Kadınlar sadece zevk için de konuşurlar. Kadınlar konuşmayı severler. İki kadın birlikte bir ay tatile gitseler eve döner dönmez birbirlerine telefon açıp saatlerce konuşmaya devam edebilirler.

Kadınlar konuşunca mutlu olurlar. Siz de dinlemek için kendinizce makul bir zaman ayırın. Eğer dayanamayacağınız kadar çok konuşuyorsa ona süre verin. Mesela her akşam bir muhabbet saatiniz olsun. O zaman içinde dikkatinizi dağıtacak her şeyi kapatın ve sohbet edin. Süre bitince de kendinize zaman ayırabilirsiniz.

13-İyi haber: Karınız “konuşmalıyız” diyorsa hemen korkmayın. Ben ne konuşacağım diye düşünmeyin. Kadınlar “konuşalım” derken çoğu zaman “beni dinle” diyordur. Yoksa siz de onun kadar konuşacak olsanız, o istemez. Karınızı dinleyin arada konuşmaya katılın yeter.

14-Kadınlar tatlı hitaplara, güzel sözlere, iltifatlara bayılırlar. Eşinizle konuşurken ondan bir şey isterken hoş bir hitapla isterseniz size seve seve hizmet eder.

Sema Maraşlı

21 Ekim 2013 Pazartesi

"UTANMAZSAN DİLEDİĞİNİ YAP"

Ebu Mesûd (r.a.)'dan (rivayet edildiğine göre) Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"İnsanların ilk Peygamberlikten beri duyageldikleri sözlerden bi­ri; utanmazsan dilediğini yap! sözüdür." (1)


Açıklama


İmam Hattâbî'nin açıklamasına göre mevzumuz olan bu hadis, hayanın ilk Peygamberden iti­baren bütün Peygamberler tarafından teşvik edildiğini ifâde etmektedir. Çünkü, Allah her peygambere hayalı olmayı ve ümmetini hayalı olmaya teşvik etmeyi vahyetmiştir. Haya bir taraftan vahy mahsulü olduğu gibi, diğer taraftan da güzelliği ve fazileti açık olduğundan bütün akıl sahiple­ri onun güzel bir haya olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu özellikleri taşıyan bir hüküm hiçbir zaman nesh edilmeyeceğinden haya da ilk peygambere vahy edildiği gibi, hiç neshe uğramadan peygamberlerin tümünün şeriatinde yürürlükte kalmıştır.

Hadiste geçen; "utanmazsan dilediğini yap" cümlesine ulemâ üç çe­şit mana vermiştir:

a. Bu cümle emir kalıbında bir haber cümlesidir. "Eğer haya duygu­su sana engel olamıyorsa artık sen nefsinin arzu ettiği bütün kötülükleri yaparsın" demektir. Hz. Ebu Ubeyd, bu görüştedir.

b. "Dilediğinizi yapınız, o yaptıklarınızı görmektedir" (Fussilet, (40) 41) âyet-i kerimesi gibi tehdid ifâde etmektedir. Yani utanmıyorsan dilediğini yap, fakat şunu unutma ki her yaptığının cezasını görecek­sin, demektir. Ebu Abbâs bu görüştedir.


c. "Yapacağın bir işe bakmalısın, eğer seni utandıracak bir işse ondan vazgeçmelisin, fakat yaptığın takdirde seni mahcub duruma düşürmeyecekse onu yapabilirsin" anlamındadır. Ebu İshak el-Mervezî de söz konu­su cümleyi böyle açıklamıştır. (2)
__________________________________________________________________
1 - Buharı, enbiya 54, edeb 78; İbn Mâce, zühd 17; Muvattâ, sefer 46; Ahmed b. Hanbel, IV, 121-122, V, 273.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/632.

2 - Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/632-633.


2 Ekim 2013 Çarşamba

SULTAN MURAD VE HABİB BABA



Habib Baba devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır.
Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.

Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır. Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

"Bugün" der, "Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz."
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
"Ne olursun" der, "Kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum." Binbir dil döker. Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek...
"Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar."


Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü...

İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
"Hele bir bakalım" demiştir, "Bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?"
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.

Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı, 'vezirler var' der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
"Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline, gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın..." Ve ekler: "Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler."


Sonra 4.Murad'da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...

Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah, hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir... Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
"Evladım" der, "Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim."


Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: "Buyur baba" der, "Ellerin dert görmesin."
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. "Baba" der, "Gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım." 
Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; "Olur evlad" deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...

"Baba" der, "Görüyor musun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi..."
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir.


"Be evladım" der, Habib baba, "Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir..."

--------------------------------------------------------------------------------
İşte bu son cümleyi okuyana kadar bu olay bir hikaye idi benim için. Ama Onu okuyunca hakikat oluverdi. Hakk'tan gelen herşey hakikatti çünkü. 

Allah Azze ve Celle kendisine dayanan, sığınan, güvenen hiçbir kulunu mahcup etmez, darda ve zorda bırakmaz. Velev ki kul; bu hal üzere teslim olsun...

Sözün özü; "Mahbub, habibinin her halini bilir." 
Selam ve dua ile...
Hayat İklimi...

1 Ekim 2013 Salı

YÜZDE YÜZ ESMÂ TECELLİSİ


 
Bir düşünün, ya yüzlerimiz birbirinin tıpkısı olsaydı, n’olurdu halimiz? Kime anlatabilirdik kendimizi? Kim sevebilirdi bizi? Kime âşık olabilirdik? Herkesin yüzünün anonim olduğu bir dünyada, akşam kendi evine bile alınmayabilirdi insan. Nasıl tanıtsın ki kendini? Hangi özelliği diğer insanlardan farklı olacaktı ki? Hem sonra, âşık olduğu kadını ya da erkeği nasıl ayırt ederdi diğerlerinden? Dahası, niye âşık olsundu ki insan? Nasılsa herkesin yüzü bir değil mi? Oğlunu ya da kızını, annesini ya da babasını niye özlesin ki insanlar? Nasılsa, etrafında oğlu kızı gibi annesi babası gibi milyonlarca dolaşıyor değil mi? Hem sonra, birisi, ama bizim yüzümüzü taşıyan biri, yüz kızartıcı bir suç işlese, utanmayacak mıyız her aynaya baktığımızda? Yerin dibine girmeyecek miyiz o edepsizin fotoğrafı gazetelerde boy boy yayınlandığında? Allah korusun ki korumuş, çok şükür bir zalimin yüzüyle aynıysa yüzümüz, her sabah aynada o zalimin saçlarını taramak ağır gelmeyecek mi bize? Masumların hakkını yemiş bir adamın yüzüyle dolaşmaktan utanmayacak mıyız? İnsanları katletmiş bir zalimin suratını sıkılmadan nasıl göstereceğiz herkese?

Bütün bunlar bir yana; aynaya baktığımızda kendini görememek var bir de… Ben bana “ben” diyemeyeceğim ne garip; çünkü herkes gibi biri var aynada, herkes var. Herkesin yüzü var orada. Nerede benim ‘özel’liğim? Nerede bulacağım “kendi” mi? Ah nasıl göz göze geleceğim kendimle? Apayrı, bambaşka, biricik bir ruh taşıdığımı nasıl anlatayım insanlara? Herkes gibi olmanın kafesinde tıkılmışım işte! Herkes gibi sanılmanın sıradanlığında küllenmek üzere kabiliyetlerim neredeyse!

Derin bir “ah!!” sesi duyar gibiyim sizden de. Çünkü kendi içimde defalarca duydum bu hayıflanmayı… İnsanın ‘kendisi’ olması ne güzel bir nimetmiş meğer! İnsanın biricik olması ne büyük bir iyilikmiş meğer!

Üstelik bu biriciklik beni herkesin yanında tuhaf görünmeyecek kadar aşinalık içinde verilmiş bana. “Herkes gibi” görünürken, “hiç kimse gibi” görünüyorum aynı zamanda. Şükür ki, benim yüzüm de herkesin yüzü gibi bir “insan yüzü”. Kaşları gözleri, burnu ve yanakları, dudakları ve çenesi ile “alışılmış” bir insan yüzü. İnsandan beklenen bir yüz. Her organı herkesin alışık olduğu yerde ve sayıda. Yüze bu tarafından bakınca, anlıyoruz ki, her insanın yüzü, bir elden çıkma. Yani hepimizi birden Bir’ i var ediyor. Ancak hepimizi birden var eden Bir' i, her birimizi de biricik etmekten geri durmuyor. Kimsenin yüzünü kimseye benzetmiyor. Yüze bu açıdan bakınca, anlıyoruz ki, her bir insanın yüzü apayrı. Yani, hepimizi birer birer Bir’ i var ediyor.

Hem herkes gibi genel bir yüzümüz var, hem kimselere benzemeyenözel bir yüzümüz var. Yüzümüz bir tane ama her baktığımızda bu “iki temel güzelliği” saklıyor. Herkes gibi olmak bizi herkesin gözünde normal yapıyor, hiç kimse gibi olmak ise kimliğimizi ve özel’ liğimizi teminat altına alıyor. Aynada yüzümüze baktığımızda, hem “herkes gibi” olduğumuzu hem “hiç kimse gibi” olmadığımızı görüyoruz.

En az iki esmâ okuyoruz böylece yüzümüzde. Vahid isminin tecellisince hepimiz birden Bir Yaratıcı tarafından yaratılıyoruz. AmaEhad isminin tecellisince, her birimiz birer birer, apayrı, özel ve biricik olarak yaratılıyoruz. Sadece Vahid ismi tecelli etseydi yüzümüzde, herkesin herkese ikiz kardeş gibi tıpatıp benzediği, kimsenin kimseden fark edilmediği, kimsenin aynada kendini göremediği tuhaf ve karmakarışık bir dünyada yaşıyor olacaktık. Ama sadece Ehad ismi tecelli etseydi yüzümüzde, herkesin herkese benzediği, herkesin aşina olduğu bir “insan yüzü” değil de, birbirine hiçbir şekilde benzemeyen, her görene tuhaf, korkunç ve sevimsiz gelen bir yüzle dolaşacaktık. Daha çok utanacaktık! “Ya yüzümü beğenmezlerse!”

Demek ki yüzümüzün sadece etini kemiğini, cildini ve kanını değil,biricikliğini de ödünç almışız Vahid-i Ehad’ den. Borç almışız yüzümüzün şimdi herkese aşina gelen güzelliğini. Borçmuş meğer aynada gördüğümüzde yüzümüzü tanıyor olabilmemiz bile. Kendimize“ben” diyebilmek ödünçmüş. Kendimizi “kendimiz” diye bilmek de nimetmiş meğer.

Şimdi bir daha bakar mısınız aynada yüzünüze…
-----------------------------------------------------------------------
Senai Demirci - 13 Ağustos 2013

28 Eylül 2013 Cumartesi

"CANIM" DİYEBİLMEK...



Kadın, kucağındaki kediye "aşkım" diyor, uzun zincirlerle bağladığı finosuna "sevgilim" Sonra o kavramı başkalarına da rahatlıkla kullanabiliyor. Dilinden çıkıyor ama bu kelime, yüreğe inmediği çok belirgin.

Her şeyin cılkı çıktığı gi...bi kavramlarında çıktı. Hangi kavramın kim tarafından nerelerde kullandığı belirsiz oldu. Kimileri için ömürde belki de bir defa ve bir kişiye kullanılacak bir kelime, başkasının ağzında sakız, elinde tespih olmuş habire yorulup, yıpranıp duruyor.

Taşıdığı özel anlam, başkalarının verdiği anlamlar karşısında kayboluyor, ağza alınamıyor.

Bütün yıpranmış mevsimlerden, zamanlardan , kişilerden ve ilişkilerden kaçan insan ise kendi kelimelerini, anlamlarını bulmak, oluşturmak zorunda kalıyor. Zaten yeterince daralan dünyadan, kalabalık caddelerden; özel, kendine has kavramlarına, dünyalarına kaçıyor.

Kaçmasa bitecek. Yorulup tükenecek. İçine sinmeye sinmeye bir kardan adam gibi eteklerine damlayacak...

Kaçmalı da zaten. Bir yolunu bulup sıradanlaşan insan, kavram ve etkinliklerden; kendine, özel düşlerine, anlamlarına kaçmalı insan.
Yoksa, evet yoksa herkesleşecek, kimseleşecek, sonra da bitip gidecek.

Biz, tükenmeyelim, diyor insan bunları görünce içine, yüreğine, canına, kanına. Biz tüketilmiş kelimelere, kavramlara, dostluklara ayak uyduramayalım; biz bu duyguların, yaşamların yabancısı olalım. Kendi düş ve ütopyalarımızın kahramanları olalım, kalalım. Tek başına olsak bile bunu yapalım diyor kendisine.

Bütün o kelimeleri yoran ve yıpratan insanlar, "Canım" diyemiyor kedisine, finosuna. Onu diyemiyor.. O kavramı demesinler, diyemesinler bari. Onu sıradanlaştırmasınlar. Gerçi o, sıradanlaşmaz.Onu diyebilmek için yürek gerek, can gerek çünkü.

Kendi kelimeleri olan insanlar yıpranmazlar. Öylesine kurmadıkları cümlelerin altında ezilmez, bilakis o kelimelerle yükselir ve yaşarlar.

İşte bu kelimelerden en hası: "Canım"

Kedisine "canım" diyemedikleri için, bu kelimenin ya farkına varmadıkları ya da kullanmaya cesaret edemedikleri için hala tertemiz ve sıcacık durur yüreklerde.

Kullanıldığı alan ve kişileri çoğaltmadan kullanmalı böyle kelimeler. Anlamları sıradanlaşmadan sahip çıkmalı bu kelimelere belkide..

"Canım" Ne kadar sıcak ve özel değil mi?
İnsanın içinden gelen ve hala sıradanlaştırılmamış bir çok kelime gibi.

"Canım" dediğin bunu anlamasa bile, bu kelimenin ağırlığını kaldıramasa bile herkesin anlamını bilmediği ve kullanamadığı bir kelime olarak hala özel bir kelime dimağlarda.

İnsan, hep öyle kalsın istiyor, diliyor.

Mehmet Deveci
______________________________

Karşındakiyle konuşurken "Canım" diyebilmek ve onun bunu anladığını bilmek ne büyük bir haz... 
Ahh, canım, canım, canım...




11 Eylül 2013 Çarşamba

SALAVAT-I ŞERİF'İN ÖNEMİ...


Es'selam-u Aleykum ve Rahmetullah...
Sabahımız, günümüz, zamanımız mübarek ola inşallah...

Öncelikle; bugün bir hayr'a vesile olalım diyorum... Nasıl mı..? Efendimiz Aleyhisselam'a Salavat getirerek... Ben böyle bir yayınla (inşallah) sizin de hayrınıza ortağım :) Siz de bu hayr'a ortak olun... 

Şimdi konuyla ilgili hazırladığımız yazımızı aktaralım inşallah...
----------------------------------------------------------------------------------------
SALAVAT-I ŞERİFE NEDİR..?

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

Bismillâhir rahmânir rahîm.
İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ(teslîmen).

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
"Muhakkak ki; Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin."  AHZÂB - 56

Peygambere Allah’ın salât etmesi, rahmet etmek; meleklerin ve bizim salât etmemiz de onun için rahmet duası etmek anlamına gelir. Onun rahmete erişmesi ise, ümmeti olarak bizim rahmete erişmemiz demektir. Çünkü hayatı boyunca görüldüğü gibi, onun bütün kaygısı ümmetinden ibarettir. Bir gece sabaha kadar ümmeti için Rabbine yakardıktan sonra Allah ona Cebrail ile “Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz” şeklinde haber göndermiştir.(Müslim, İman: 346.) İsra Suresi 79. ayette de ona “Övülmüş Makam”adıyla şefaat makamının verileceği müjdelenmiştir ki, bu durum, bizi Allah’ın Resulü ile çok yakın ve sıcak bir ilişki içinde bulunmaya davet etmektedir. İşte salâvat, onunla bizim aramızda bu sıcak ilişkiyi kuran, devam ettiren ve pekiştiren en önemli bir vasıtadır.

O kadar ki, O’nun irşadıyla var oluş hikmetini anlayan her Müslüman’ın üzerine bu salavatın ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnet olduğu bildirilmiş, salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir.

İyilik gördüğü kimselere iyilik etme minnettarlığı duyan, hatta bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan insanlar, ebedi hayatını kurtarmaya vesile olan Resulüllah’a da (sas) elbette minnettarlık duyacak, adını duyunca büyük bir hürmet ve sevgiyle salavat getirecek, böylece gösterdiği bu bağlılıkla da şefaatine nail olacaktır.

Salavatın çeşidi sayılamayacak kadar çoktur. Bunların en meşhurları da namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” ile “Sallallahü aleyhi vesellem”salavatlarıdır. Manaları şöyle özetlenebilir: 
–Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de selamımız Efendimiz Hazreti Muhammed ve ailesi üzerine olsun.

Bu konuda Peygamberimizin birçok hadisi bulunmaktadır ki, bunlardan birkaç tanesi şöyledir:
“Kabrimi bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selâm edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selâmınız bana ulaşır.” (Ebû Davud, Menâsik: 97.)

“Ey Allah’ın Elçisi, sana selâm vermeyi anlıyoruz; peki, nasıl salât edeceğiz?” sorusuna karşılık ise, Peygamberimiz, namazların teşehhüdlerinde okumakta olduğumuz “Allahümme salli, Allahümme bârik” duâlarını öğretmiştir. (Buhârî, Tefsir 33:10; Tirmizî, Tefsir 33:23.)

(Sorularla İslamiyet sitesinden alıntılar yapılmıştır.)
-----------------------------------------------------------------------------
Ve son olarak tarih sayfalarından eşsiz bir hürmet ifadesini daha aktaralım:

"Muhammed" isminde çok sevdiği bir hizmetçisi bulunan 'Putkıran'lakaplı Hindistan fatihi Gazneli Mahmud , bu hizmetçisini devamlı ismiyle hitap ederek çağırırdı.

Gazneli Mahmud'un, bu hizmetçisini günün birinde kendi ismiyle değil de, babasının ismiyle çağırması üzerine kalbi kırılan hizmetçisinin böyle davranmasının sebebini sorması üzerine Peygamberimiz,in (sav) delicesine aşığı olan Gazneli Mahmud :
 
"Evladım, her gün sana 'Muhammed' isminle hitap ediyordum. Zira abdestli bulunuyordum. Şu anda ise abdestim yok, 'Muhammed' ismini abdestsiz söylemekten haya ediyorum. Onun için seni babanın ismiyle çağırdım." diyerek manidar bir cevap vermisti...

(Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . T.ö V. Yay., İzmir/1992, s.16)

Selam ve dua ile...

(Görselde yazan: "Allahumme Salli Alâ Muhammedin Âli Muhammed")