29 Nisan 2013 Pazartesi

SİYAHIN EN GÜZELİ

Siyahın En Güzeli - Hz. Bilal-i Habeşi 

Gıpta ile seyrederken beyzayı,
Gözüm hep takılır,
Siyahın bendeki sevinişine..

Gözlerin karın düştüğünü hiç gördü mü Bilal?
Öyle düşer de dilinden Âhâd;
Sözcükler kıskanırdı,
Dile bu kadar yakışan kelamı..

Siyahın en güzelini,
Seyrederdi semavat..

Neydi Bilal..?
Sokak çocuklarına seni bir dinara
Taşa tutturan...

Gövden kan içinde,
Sabit kılan neydi..?
Kimi gördün de..?
Kara
Üstünde bu kadar beyaz durdu..
Kimdi Bilal..?


Kim köleyi efendisinden üstün kıldı..?
Kızgın güneş gölge eder de,

Gögsündeki taş senden çok inler...
Bir çağrı düşer dilinden,
Asırlar tekrar eder..
Şimdi anlıyorum


Bülbüller neden Âhâd der.
Ve Aklıma şimşek olur 

Bir Âhâd kaç kırbaç eder… 
Bir sıddıkın avuçlarında.
Beyaz bir güvercinsin artık,
Hürriyet iki yüz dinar..
Kanatların kırılana kadar uç,
Belli ki düştüğün yer,
Cennettir...


(Alıntı)



KUR'AN ECZANESİ


"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."(Yunus, 10/57)

"Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır." (Nahl, 16/69)

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır." (İsra, 17/82)

"Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki:'Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?' De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)" (Fussılet, 41/44)
Kur'ân'ın sunduğu bu şifa nasıl bir şifadır?
Kur'an küfre, şirke, imansızlığa, zulme ve vicdansızlığa karşı bir şifadır. Bu zaten açıkça ortada... Kur'ân'ın davetine uyanlar bu şifayı tadıyorlar, anlıyorlar ve yaşıyorlar. Çünkü Kur'an bu özelliğiyle insanlığın en büyük yaralarını tedavi ediyor.
İman ederek Rabbini tanıyan insan sahibini, malikini ve mabudunu buluyor, vahşetten, dehşetten ve bütün korkulardan kurtuluyor.
Acaba Kur'ân bildiğimiz psikolojik ve bedeni hastalıklarımızın tedavisinde nasıl kullanılır, nasıl kullanılmış?
Kur'ân'dan istifade etmede örnek ve rehber olan Peygamberimiz (asm) bu konuda da bir öncülük ediyor, yol gösteriyor, bizzat kendi uygulamalarıyla ders veriyor. Peygamberimiz (asm) bazı sureleri özellikle kendi hastalığına karşı okuduğu gibi, aile fertlerinden birisi hasta olunca da okurdu.
Peygamberimizin (asm) hanımı Hz. Aişe (r.a.) diyor ki:
"Ailesinden birisi hastalandığı zaman Resulullah (a.s.m.) Muavvizatı (Felak ve Nâs Sûrelerini) okuyarak onun üzerine üflerdi. Vefatıyla sonuçlanan hastalığa yakalandığında bu sureleri okuyup onun üzerine üflemeye ve kendi eliyle meshetmeye başladım. Çünkü onun elinin bereketi benim elimden daha fazlaydı."(Müslim, Selam:50)
Yine Hz. Aişe (ra)'nin anlattığına göre, Peygamberimiz (asm) her gece istirahate çekileceği zaman İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okuyup avuçlarına üfler, sonra ellerinin yetişebildiği yere kadar vücudunun her tarafını meshederdi. Hadisin devamında, "Sonra Resulullah hastalanınca ona böyle yapmamı bana emrederdi." diyor. (Buharı, Tıb 39)
Peygamberimizin (asm) sözünü ettiği bir diğer şifa suresi, hepimizin bildiği Fâtiha'dır.
"Fatiha her türlü hastalığa şifadır." (Dârimî, Fadlu'l-Kur'ân 12)
buyuran Allah Resulü (asm) maddi/manevi bütün hastalıklara karşı Fatiha'nın okunması gerektiğini tavsiye eder.
Bu arada Kur'ân-ı Kerim'de "Rabbenâ" ve "Rabbi" ile başlayan pek çok dua âyetleri vardır. Bu âyetleri maddi hastalıkların tedavisi için okuyabileceğimiz gibi, manevi, psikolojik hastalıklar için okumamız da pekâla mümkündür.
Hz. İbrahim (as);
"Hastalandığım zaman bana şifayı veren O'dur."(Şuarâ, 26/80)
derken, şifayı doğrudan doğruya Allah'tan istiyor.
Hz. Eyyup (as) ise seneler süren ağır hastalığına karşı o meşhur duasını okur, Rabbinden yardım ister; Cenab-ı Hak duasını kabul eder, ayağını yere vurmasını emreder. Hz. Eyyup (as) da ayağını yere vurur vurmaz yerden şu fışkırır, bu sudan hem içer, hem de bütün vücudun yıkar, sağlığına kavuşur.
Kur'ân'daki şifa dualarını okumak, ilaç tedavisini ve tıbbın gerekli gördüğü diğer müdahaleleri terk etmek anlamına gelmemelidir.
Doktora gitmek, ilaç kullanmak, ameliyat olmak, perhiz yapmak da birer fiili duadır ve şifayı Allah'tan istemektir. Yoksa ne ilaç şifa verir, ne de doktor. Gerçek Şâfi, şifâ verici Allah'tır.
Selam ve dua ile...

(Sorularla İslamiyet’ten alıntı yapılmıştır.)



27 Nisan 2013 Cumartesi

HİÇLİK AĞACI


Bir gün kalbime ışıklı bir nokta düştü.

“Kimsin, nesin ?” dedim.

“Hiçim, ama bana Cemalnur diyorlar” dedi.

“Sen nereden geldin” dedim.

“Çok yüce bir ağacın tohumuyum” dedi.

”O ağacın adı nedir?” dedim.

”Dünya kurulalı beri ona pek çok isimler verdiler ve her isimde başka türlü gördüler” dedi.

“O ağacı ben de görmek istiyorum” dedim.

“O, senin bildiğin ağaçlardan değil. Onu kendi kalbinde yetiştirmen gerek, ancak o zaman görebilirsin” dedi.

“Onu nasıl yetiştirebilirim ?” dedim.

”Ben sana yardım ederim. Hem de değişik isimleriyle tanıtırım taa ki gerçek ismini öğrenene kadar..”dedi.

”Hadi” dedim “Çabuk ol !”..

Sonra o küçücük hiçlik tohumu kalbimin içinde yavaş yavaş açılmaya başladı.Bir gün…

”Gel” dedi “Artık ağaçla tanışmaya gidiyoruz.”

Ve… içimi huzurla dolduran bir güzellikle tanıştırdı.

”İşte Cemal ağacı” dedi. “adına Meşkure de derler.”…

Sonra Cemal ağacından gelen sesi duydum

“Sizin ayaklarınız benim başımın üstünde” diyordu.

“ Aman ya Rabbim ! Bu meğer Azamet ağacıymış da kendini saklıyormuş” dedim.

Ağaç içimden geçenleri okudu ve

“Yok “ dedi “yanılıyorsun ben Hiçlik ağacıyım”…”Gel sana benim içimdeki varlık ağaçlarını göstereyim”…

Kendimi birden ondan farklı ama aynı derecede muhteşem bir başka ağacın önünde buldum.

”Bunun adı ne?”dedim.

”Hepveren gülü “dedi.

“Ona neden böyle demişler ?” dedim.

“Onun tek ismi yok ki “ dedi.” Kimi Nazlı Hoca der, kimileri de ekmek ağacı. Ama kendi içindeki varlıktan maddeten ayrılma zamanı geldiğinde, o son görüş hakkını başkalarına verebilen bir yüceler yücesi olduğu için adına Hepveren gülü dediler”…O sırada Hepveren gülünden bir ses geldi…”Ben Hiçlik ağacıyım”..

Sonra ağaç birden bire değişti..yine güzel, yine azametli…

”Bunun adı ne?” dedim.

”Dile gelen taş” dedi. “Ama ona Samiha da derler”…

”Var ama yok mu gözüküyor ?” dedim.

“Hayır, yok ama var sananlar oluyor” dedi.

“Anlayamadım” dedim.

“Yanmış ama tütmediği için kül olduğunu bilememiş, var sanmışlar” dedi.

İşte o zaman ağaç dile geldi “Ben yokum..Ben yokum..”diyordu.

Gerçi kalbimde biten ağaç, yokluk tohumundan çıkmıştı ama yine de şaşırmıştım, her tanıdığım ağaç “Ben hiçim..Ben yokum” diyordu. Öyle de deseler madem ki ben onları görmüştüm, onları görünür kılan bir varlık ağacı olmalıydı, onu görmek istiyordum.

Sonunda “İşte !”dediler hep bir ağızdan “İşte gerçek varlık ağacı !

“ Bu ağaç Cenan yani Gönül suyuyla, ‘İnsanları seveceksin.Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsamaha hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil bütün mahlukatı aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla seveceksin. Sende mevcut cevherleri cömertçe harcamalısın. İnsanları insanlara iştirak ederek, hatalarında ve sevaplarında onlarla bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp ölümleri ile eksilecek kadar onlardan olacaksın.” diyerek büyütüldü. ‘ Ona Kenan Rifai de derler, Aşk ağacı da, kainat ağacı da…Kainatta her neyi görmeyi dilersen onda bulabilirsin. Ama sen onda kendini görmeyi dile, çünkü gerçek yüzün bir onda var !”…

”Bu ne sırlı bir iş !” dedim.

“Evet, çünkü O, HAKİKAT-İ MUHAMMEDİ'dir” dediler.

- Meral Hasırcı

(http://www.cemalnur.org'den alınmıştır.)



ÇOCUK


Ç O C U K

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa "niçin, nasıl?" ve hayret...

Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.

Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"
Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...

Necip Fazıl Kısakürek


İNSAN İNSANIN AYNASIDIR

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Allah'ım, Sen'den bugünün hayrını isterim. Ve bugünün şerrinden sana sığınırım. Senin razı olduğun şeyleri bana kolaylaştır. Razı olmadıklarını da benden uzaklaştır. Eğer Sen göstermezsen, ben hayrın ve şerrin ne olduğunu bilemem. Halim sana ayandır...
_________________________________

Hz. Mevlana anlatıyor:

Sadrettin Konevi ile hadis sohbetleri yapardık. Bir defasında sohbetin derinliğinden vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık. Bana sordu:

- Beni nasıl görüyorsun?
- Mü’min mü’minin aynasıdır. Bir gün Peygamber Efendimiz Aleyhisselam arkadaşlarıyla otururken Ebu Leheb meclise giriyor ve Efendimize:
- Ya Muhammed, bir çok yerleri gezdim, senden daha çirkinine rastlamadım.
- Doğru söylüyorsun Ebu Leheb.
- Herhalde dünyanın en çirkini sensin.
- Haklısın Ebu Leheb.

Biraz sonra Hz.Ali (r.a.) içeri giriyor ve tevafuk bu ya, o da:
- Ya Muhammed bu dünyada senden güzelini görmedim.
- Doğrusun Ali.
- Sana baktıkça içime huzur doluyor.
- Doğrusun Ali.

deyince bu konuşmalara şahit olan orada bulunan sahabe:

- Ya Rasulallah, biraz önce Ebu Leheb geldi, “Ne kadar çirkinsin” dedi. “Doğru söylüyorsun” dediniz. Şimdi Ali geldi “Ne kadar güzelsiniz” dedi. Ona da “Doğrusun” dediniz. Hikmeti nedir?
diye sorunca, Efendimiz Aleyhisselam:

- İnsan insanın aynasıdır. Kişi, kendisi nasılsa karşısındaki insanı da öyle görür.

buyurarak birbirimize hangi gözle bakmamız gerektiğini açıklamıştır.

(Sinan Yağmur, Aşkın Gözyaşları, Hz.Mevlâna. s.242-243)



26 Nisan 2013 Cuma

ŞAİR YUSUF NÂBÎ


Gönül pınarlarınız gözünüzden damlıyorsa yayınımız amacına ulaşmış demektir...
_______________________________________________________

Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur Şâir Yusuf Nâbî (rah.),
1678 yılında bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber (S.A.V)'i ziyaret aşkı Nâbî 'yi iyice sardı. öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. bir gece yarısı kafile peygamber şehri Medine-i Münevvere 'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya 'nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, makam-ı mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.

Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî 'ye dönerek:
- Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:
- Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
- Öyleyse bu aramızda kalsın , diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah 'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî 'nin:"sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve Paşa hayret ettiler. mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî , heyacanla:

- Allah adına, Peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:

- Resûl-i Kibriya (s.a.v.) efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın"! buyurdu. Biz de efendimizin emirlerini yerine getirdik , dedi.Nâbî , hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. göz yaşları içinde müezzine tekrar:
- O iki cihanın efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin:
- Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.

Rabbim o kutlu Nebi'nin şefaatına nail eylesin İnşaAllah...

Selam ve dua ile...



DUA ÂDABI

Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):

"Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitàb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birirıize, bineğinin boynundan daha yakındır" dedi."

Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (1526,1527.1528).



DUADA SALÂT OKUMAK

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Elhamdulilahi Rabbil Alemin
Esselatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Rasullallah
Esselatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Habiballah
Esselatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline ve'l Ahirin

Rabbim, bugünün şerrinden sana sığınırım, ve SEN'den bugünün hayrını isterim. Eksikliğimi, cahilliğimi, gafletimi, isyanımı bana bağışla... SEN'i her türlü eksiklikten ve noksanlıktan tenzih ederim. Sana sığınır sana dayanır, halimi sana arz ederim. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Bana da merhamet et Rabbim... Amin...
__________________________

Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen: 

"Bu kimse acele etti"  buyurdu. Sonra adamı çağırıp:

"Biriniz dua ederken, Allahu Teâlâ'ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini istesin" buyurdu."

Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).



25 Nisan 2013 Perşembe

KENDİNİZİ TÜRKLERE EMANET EDİN

"KENDİNİZİ TÜRKLERE EMANET EDİN"

16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolayı Katolik Avrupa tarafından kendisine"Hıristiyanlığın Şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ınölüm döşeğindeyken, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde: 

"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini... Biliyor muydunuz..?

Apuhan, Recep Şükrü; Ruhumda Darp İzi Var,Timaş, İst/1990



ABDEST ALMAK

Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor:
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Mü'min (veya müslüman) bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile (veya suyun son damlasıyla) yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte (veya suyun son damlasıyla) ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile (veya suyun son damlasıyla) dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar."

Müslim, Tahâret 32, (244); Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizi, Tahâret 2, (2).

Abdest; (diğer ibadetler gibi) layıkıyla eda edildiğinde zahiri temizliğinin yanında, bizim çok zaman vakıf olamadığımız batıni temizliğe de vesiledir...



ESKİ ZAMANLAR

ESKİDEN

Duşakabinlerimiz yoktu eskiden;
Analarımız o mübarek elleriyle yıkardı bizi
Gözümüze sabun kaçıp da ağlamamız
Günümüzdeki acılar kadar incitmezdi bizi
İyi paklanalım diye sıcak su dökülürdü başımıza
Yürek yangını gibi yakmazdı bizi

Eskiden çok şeyimiz yoktu,
Eksiğimiz çoktu,
Çocuktuk, 
Ama üzemezdi hiç bir şey bizi...

Bunca varlık içinde bugün,
Hüzün ağır bir yük sırtımızda.
Nedendir acaba bir düşün,
Bu kısırlık nedir ruhumuzda...

Hayat İklimi



SABAH DUASI

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Rabbimden, bugünün getireceği hayr'ı isterim ve bugünün getireceği şerlerden yine O'na sığınırım...

Abdullah İbnu Gannâm el-Beyâzi (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kim sabaha erdiği zaman: "Allah'ım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir.
Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."

Ebu Dâvud, Edeb 110, (5073)



24 Nisan 2013 Çarşamba

BAYRAM NEDİR..?

Hz. Ali (R.A.) 'ye  sormuşlar; Bayram nedir?

Buyurmuş ki; "Günahsız geçen her gündür."

ALVARLI EFE HAZRETLERİ (Muhammed Lütfi Efendi) bunu ne güzel anlatır;

Mevlâ bizi afvede
Gör ne güzel ıyd olur
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram olur

Nerede bayramlar nerede biz....



23 Nisan 2013 Salı

EVLİLİKTE SABIR


Alimin birinin hanımının çenesi çok kuvvetli, bilgi ve becerikliliği ise çok zayıftı.

Ona; ''Ne tutuyorsun bunu bırak gitsin. Sen alim bir kişisin hemen evlenirsin'' dediler.

Şöyle cevap verdi: ''Bırakırsam ikimizde kaybederiz. O kaybeder. Çünkü benim gibi sabırlısını bulamaz. Ben kaybederim. Çünkü sabrım nedeniyle kazandığım bu sevabı bulamam.''
Şunu da ilave eder alim sözlerine: ''Siz aile içinde, hanımla bey arasındaki sabrın, taraflara cennet kazandırdığını bilmiyor musunuz yoksa?''

Sözün özü; İslam kültürü aileyi ayakta tutar.



PEYGAMBER MÜJDESİ

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Bir gün Allah Resûlü'nün yanına gittim. Namazı oturarak kılıyordu. Namazını tamamlayınca sordum: Yâ Resûlallah hasta mısınız?

– Hayır, açlık.. yâ Ebâ Hüreyre, dedi.

Ağlamaya başladım.

Kâinat kendisi için yaratılmış, Allah'ın en sevgilisi açlık ve gıdasızlık sebebiyle ayağa kalkacak gücü olmadığından namazını oturarak kılıyordu. Benim ağladığımı görünce teselli etti.

– Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Bu dünyada açlık ızdırabını çeken, diğer tarafta Allah'ın azabından emin olacaktır.
_________________________________________________

Şimdi,
eğer gözleriniz dolmadıysa gönüllerinizi bir yoklayın...



İYİLİĞİ EMREDİN, KÖTÜLÜKTEN NEHYEDİN

"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..." (Maide, 5/105).

Yine, Efendimiz Aleyhisselam ahir zamanla ilgili olarak buyurmuşlardır ki; 
"Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (müçtehitleri dinlemeden) kendi görüşlerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir."

[Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014)]



DÜNYALIK İSTEMEK

İmam Buhârî, Sahih'inde anlatıyor:

"Hakîm b. Hizam, Allah Resûlü'ne geldi ve bir şey istedi. Allah Resûlü ona, istediğini verdi. Ancak Hakîm'in istemesi bitmedi. Aynı anda birkaç kere daha isteğini tekrar etti.. ve Allah Resûlü de, o ne istediyse verdi. Sonra da şöyle buyurdu:

"Bu dünya tatlıdır, şirindir, güzeldir, yemyeşildir. Çoğunuz bu cezbeye kapılıp gidebilirsiniz. Fakat istemeden size verilirse mübarek olur. İstediğinizden dolayı verilirse size yük olur ve minnet altında kalırsınız. Sakın istemeyiniz!"

Daha sonra bu zat dilenecek durumlara düştü ama, ne Hz. Ebû Bekir, ne de Hz. Ömer, değil sadaka ve zekât, ganimetten gelen "humus"tan dahi ona bir şey kabul ettiremediler. "Hayır!" diyor ve almamada diretiyordu."

Dünyayı sırtına yüklenmezsen, yükün de olmaz... Hafiflersin...



PEYGAMBERE HÜRMET

Efendimiz Aleyhisselam için ölmüştür demek yakışık almaz.
Zira O, bizim eksik ifademizdir. O; yaratılmış en mükemmel Allah aşığıdır.
Bu yüzden O'nun için ahirete doğmuştur ifadesi daha edepli olacaktır.

Yunus Emre Hz. ;
Yunus öldü deyu salâ verirler,
Ölen hayvan, durur âşıklar ölmez

diyerek ölü ile diri arasındaki farkı çok net ifade eder.

Anlayalım ve anlatalım lütfen...



MUHİBBİ'DEN PEYGAMBER SEVGİSİ

Es Selatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Rasullah

M uhammed (S.a.v) peygamberim, senin ümmetiniz biz
U laştığı için katına, dâima salât-ü selâm ederiz
H alet-i ruhiyemiz sendedir, ediyorsun bizi azîz
A rş sana hayrân biz ise senin ümmetiniz 
M uhibbî'ye şefaât kıl, o ki hâfızdır bu âciz 
M edineyi özlemim resülüm, biz hep izindeyiz 
E llerimi açıp duâ ile, ederim günahtan muhteriz 
D erdimin dermanı Ahmet Muhammet Mustafa Peygamberim 

Muhibbî



OSMANLIDA ÂDAB

Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş. Allah (cc) kimsenin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş. "Kapıyı ört, ya da sırla" denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edebdenmiş.

“Lambayı söndür” demezlermiş. Allah (cc) kimsenin ışığını söndürmesin."Lambayı dinlerdir" derlermiş. Lamba yakılmaz, uyandırılırmış.

Uyuyan birisi uyandırılmak için sarsılmaz veya adı ile çağrılmazmış. "Agâh ol erenler" derlermiş. Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan... Ona eren uyanık olurmuş.

İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış. Hanımlar beylerine "Efendi" derlermiş, "siz" derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş.

Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği için adı "Karınca basmaz Efendi” ye çıkan insanlar varmış.

Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edebdenmiş. Kapı eşiğindeki misafirlere ait ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş. "Git bir daha gelme!" der gibi değil de, "Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsa" dercesine dizilirmiş.

Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış.

Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz,o kadar manâlı yaşarmış.

"Allah Allah... Bunlar da kim?" diyesi geliyor insanın... 
Günümüz toplumuna bakınca....
________________________

Öğrenelim ve öğretelim...



TESLİMİYETTE SON NOKTA

Rasulullah (Aleyhisselatu Sesselam) Bir ağacın altında istirahat etmektedir.

Tam o esnada Gavres isminde bir kâfir, O'nun uykusundan istifade ederek, dala asılı kılıcını alır ve âdeta gırtlağına dayar. Müstehzî bir eda ile de: "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" der.

Buna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermez. Çünkü O'nun, Allah'a (celle celâluhu) itimadı tamdır. Kendinden emin bir şekilde "Allah" diye bağırır. O'nun bu gürleyişi âdeta kâfirin ödünü koparmıştır; kılıcı elinden düşer ve olduğu yerde kalakalır.

Bu sefer de kılıcı Allah Resûlü eline alır ve sorar: "Ya şimdi seni kim kurtaracak?" Adam, sıtmalı gibi titremeye başlar. O esnada, Allah Resûlü'nün sesini duyanlar da oraya gelmişlerdir. Gördükleri manzara, onları da hayrete sevkeder. Daha sonra, olup bitenleri öğrenince, Allah'a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada gördüğü güvenle "el-Emîn" e güven sözü verir ve oradan ayrılır.

Çoğumuzun defalarca dinlediği bir vakıadır.

Müslim ya da gayri müslim; İnsanların kendisine hiç tereddütsüz güvendiği O, El-Emin Rabbisine hiç tereddütsüz teslim olmanın güveni içindeydi hep...

Ya biz...???