24 Temmuz 2013 Çarşamba
ALLAH'I BU DÜNYADA NEDEN GÖREMİYORUZ..?
Allah’ın bir ismi "Nûr" ’dur. Nûranî varlıklar olan meleklerden, güneş ışığına ve kâinatı doldurmuş bütün ışınlara kadar her şey bu ismin değişik tecellilerini taşımaktadır. İnsan gözü, bu dünyada, sadece madde alemini görür. Ne kendi ruhunu, ne amellerini yazan melekleri görebilir, ne de ışınlar âlemini.
İnsan gözünün kainatta mevcut ışınların ancak % 2.5 kadarını görebildiği tespit edilmiştir. Bu göz ile bu alemde bütün nûranî varlıkları yaratan Allah’ın görülmesini beklemek, en azından, fizik kanunlarına zıt bir anlayış olur. Konunun bir başka yönü de insanların bu dünyada imtihan olmalarıdır. Allah’ın görünmesi bu imtihan sırrına da ters düşer. Bu dünyaya gönderilişimizin gayesi Allah’ı tanımak ve ibadet etmek olduğuna göre ve insanlar da inanıp inanmamak arasında bırakıldıklarına göre, eğer göz ile görme olsaydı o zaman herkes ister istemez inanmak zorunda kalacak ve imtihan sırrı ortadan kalkacaktı. Bediüzzaman’ın ifadesine göre Ebu Cehil gibi kömür ruhlular ile Hz. Ebu Bekir gibi elmas ruhlular aynı seviyede kalacaktı.
Allah’ı gözümüzle görmememizin nedeni, kudret ve ilmiyle her şeyi kapsamasından ve zıddının yokluğundandır.
Mesela, atmosferin yer küreyi her yandan kuşatması gibi, güneşin de bütün feza âlemini kuşattığını farz etsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Her yer güneşin ışığıyla kaplandığından güneş görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığından güneş görülmez ve mahiyeti anlaşılmaz. Bununla beraber, ışığıyla her yerde bulunan ve her yeri kapsayan güneşin varlığını inkâr etmek de cehalet olur.
Aynı mantık perspektifi içerisinde, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatan ve her yerde hazır olan ve zıddı olmayan Allah’ın da göz ile görülmemesini anlayabiliriz.
Ahirette ise durum tamamen farklıdır. Cennet ehlinin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Burada gölge hükmünde olan varlıklarının aslı orada yaratılacaktır. İnsan her yönüyle cennete layık ve ondaki her türlü ihsanlardan faydalanabilecek bir varlık olarak cennete girecektir. Cennette bile rü’yet hadisesinin (Allah'ı görme) sürekli olmayışı üzerinde düşünmek gerekir.
Demek oluyor ki, cennet ehli, rü’yete mazhar olacakları zaman ayrı bir hale girecekler ve bu İlâhî ikram kendine mahsus ayrı bir ortamda gerçekleşecektir. Nitekim, rü’yetten döndüklerinde ailelerinin onları tanıyamayacakları yolundaki haberler de bunu göstermektedir.
(Sorularla İslamiyet sitesinden alıntıdır)
15 Temmuz 2013 Pazartesi
MUHAMMED (A.S.) NEBİLER SERVERİ
Muhammed Nebîler Serveri
Ol âlem fahri Muhammed nebîler serveridir.
Ver salâvât aşk ile ol günahlar eritir.
Hakk anı övdü yarattı sevdi habîbim dedi.
Yer yüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir.
Cebrâîl da’vet kılınca mi’râca Muhammed’i,
Mi’râcında dilediği ümmetinin varıdır.
Sen ana ümmet olagör o seni mahrûm komaz.
Her kim anın ümmetidir sekiz cennet yeridir.
Her kim anın sünnetiyle farzını kâim tutar.
Ne diyem ki âkıbet soru hesaptan berîdir.
Suçlu suçsuz günâhkâr şefâat andan umar.
Ol cehennemde yananlar münkirin inkârıdır.
Yunus Emrem işbu sözü cân içinden söyledi.
Söyleyen bîçâre Yunus Tapduk Emre’m sırrıdır.
Yunus EMRE Hz. (k.s)
(Görselde yazan; Canım Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem )
Ol âlem fahri Muhammed nebîler serveridir.
Ver salâvât aşk ile ol günahlar eritir.
Hakk anı övdü yarattı sevdi habîbim dedi.
Yer yüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir.
Cebrâîl da’vet kılınca mi’râca Muhammed’i,
Mi’râcında dilediği ümmetinin varıdır.
Sen ana ümmet olagör o seni mahrûm komaz.
Her kim anın ümmetidir sekiz cennet yeridir.
Her kim anın sünnetiyle farzını kâim tutar.
Ne diyem ki âkıbet soru hesaptan berîdir.
Suçlu suçsuz günâhkâr şefâat andan umar.
Ol cehennemde yananlar münkirin inkârıdır.
Yunus Emrem işbu sözü cân içinden söyledi.
Söyleyen bîçâre Yunus Tapduk Emre’m sırrıdır.
Yunus EMRE Hz. (k.s)
(Görselde yazan; Canım Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem )
10 Temmuz 2013 Çarşamba
BİR HADİS BİN TEFEKKÜR
Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor:
Bir seferde Resûlullah'la beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.
"Ey Allah'ın Resûlü, dedim. Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!"
"Mühim bir şey sordun. Bu, Allah'ın kolaylık nasib ettiği kimseye kolaydır; Allah'a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Beytullah'a hacc yaparsın!" buyurdular ve devamla:
"Sana hayır kapılarını göstereyim mi?" dediler.
"Evet ey Allah'ın Resûlü" dedim.
"Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yoketmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır" buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): "Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini ümid ederek O'na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar" (Secde 16)
Sonra sordu: "Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?"
"Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dedim. "Dinle öyleyse" buyurdu ve açıkladı:
"Bu dinin başı İslâm'dır, direği namazdır, zirvesi cihâddır!"
Sonra şöyle devam buyurdu: "Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?"
"Evet ey Allah'ın Resûlü!" dedim.
"Şuna sahip ol!" dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: *"Ey Allah'ın Resûlü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?" *
"Anasız kalasıca Muâz! İnsanları yüzlerinin üstüne (veya burunlarının üstüne dedi) ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?" buyurdular."
Tirmizi, İman 8, (2619)
___________________________________
Hepsi gibi bu da, çok kıymetli bir Hadis-i Şeriftir. Rabbim anlamayı ve yaşayabilmeyi nasip etsin inşallah... Amin...
9 Temmuz 2013 Salı
RAMAZAN GELDİ, ARTIK ÖZGÜRÜZ...
Ramazan geldi; artık özgürüz!..
İftar zamanı yaklaşmış. Açız, susuzuz, halden düşmüşüz; sofra da hazır karşımızda duruyor... İstiyoruz ki yiyelim içelim. Fakat imkânı yok, çünkü oruçluyuz. Bizi tutan engel, imanımız... Ne kadar güzel bir engel!..
İslam âlemini bir şehir olarak ele alalım. O şehirde yüzlerce kişi sofranın başında emir bekliyor. Bundan daha mükemmel bir ordu olamaz. Ezan okununca yüzlerce kişi bir anda besmele çekiyor, hep birlikte lokmalar ağza atılıyor. Belki bir fabrika bu kadar muntazam çalışamaz. Ramazan ne yaptı? Oruç tutturdu, nefsimize hakim olduk, yemedik, içmedik, boş sözler konuşmadık, dahası var; alışkanlıklarımızın esiri olmaktan kurtulduk, yani artık özgürüz. Bir Müslüman için en büyük özgürlük İslam'a köle olmaktır!..
Davet edildiğim bir iftar sofrasında yanımdaki arkadaş dedi ki, "Açlık ve susuzluk beni sarsmıyor fakat sigara içmemek beni fena halde sarsıyor!" Ona dedim ki, "Böylesine tiryaki bir adamsın; bir ay boyunca alışkanlığının esiri olmaktan kendini kurtardın, öyleyse istersen bir ömür içmeyebilirsin... Çünkü bunun talimini yaptın."
Bir başkası yalan söylemeyen, diğeri dedikodu yapmayan, öbürü kavga etmeyen bir adam oldu Ramazan'da. Demek ki bir ömür boyu bu ayda aldığımız eğitimle, Müslüman'ca bir hayat yaşayabiliriz. Bunun olabileceğini gördük çünkü...
Alışkanlıklar insanı köle eder. Hangi alışkanlığımızı terk edemiyorsak onun kölesiyiz demektir. Dolayısıyla alışkanlıklar Müslüman'ı Allah'a köle olmaktan geri çeker. Başka şeylere köle eder. Ramazan'da herkes kendi alışkanlığından kurtulur. Böylece anlarız ki, köle olmaktan kurtulduk, Allah'a köle olduk.
Bediüzzaman (ra) buyurdu ki: "Üç büyük mani vardır: İhtilaf, cehalet, zaruret. İhtilafa ittifakla, cehalete ilimle, zarurete maharetle cevap vereceğiz. Böylece dini yaşamaktan bizi uzak tutan manileri ortadan kaldıracağız." İşte Müslüman ister ki Müslüman'ca yaşasın. Fakat bunu bir türlü beceremez. "Benim İslamiyet'i yaşamama mani olan nedir?" diye düşünür ve Ramazan'da bunun cevabını bulabilir...
Hekimoğlu İsmail _ 09.07.2013 Zaman Gazetesi
İftar zamanı yaklaşmış. Açız, susuzuz, halden düşmüşüz; sofra da hazır karşımızda duruyor... İstiyoruz ki yiyelim içelim. Fakat imkânı yok, çünkü oruçluyuz. Bizi tutan engel, imanımız... Ne kadar güzel bir engel!..
İslam âlemini bir şehir olarak ele alalım. O şehirde yüzlerce kişi sofranın başında emir bekliyor. Bundan daha mükemmel bir ordu olamaz. Ezan okununca yüzlerce kişi bir anda besmele çekiyor, hep birlikte lokmalar ağza atılıyor. Belki bir fabrika bu kadar muntazam çalışamaz. Ramazan ne yaptı? Oruç tutturdu, nefsimize hakim olduk, yemedik, içmedik, boş sözler konuşmadık, dahası var; alışkanlıklarımızın esiri olmaktan kurtulduk, yani artık özgürüz. Bir Müslüman için en büyük özgürlük İslam'a köle olmaktır!..
Davet edildiğim bir iftar sofrasında yanımdaki arkadaş dedi ki, "Açlık ve susuzluk beni sarsmıyor fakat sigara içmemek beni fena halde sarsıyor!" Ona dedim ki, "Böylesine tiryaki bir adamsın; bir ay boyunca alışkanlığının esiri olmaktan kendini kurtardın, öyleyse istersen bir ömür içmeyebilirsin... Çünkü bunun talimini yaptın."
Bir başkası yalan söylemeyen, diğeri dedikodu yapmayan, öbürü kavga etmeyen bir adam oldu Ramazan'da. Demek ki bir ömür boyu bu ayda aldığımız eğitimle, Müslüman'ca bir hayat yaşayabiliriz. Bunun olabileceğini gördük çünkü...
Alışkanlıklar insanı köle eder. Hangi alışkanlığımızı terk edemiyorsak onun kölesiyiz demektir. Dolayısıyla alışkanlıklar Müslüman'ı Allah'a köle olmaktan geri çeker. Başka şeylere köle eder. Ramazan'da herkes kendi alışkanlığından kurtulur. Böylece anlarız ki, köle olmaktan kurtulduk, Allah'a köle olduk.
Bediüzzaman (ra) buyurdu ki: "Üç büyük mani vardır: İhtilaf, cehalet, zaruret. İhtilafa ittifakla, cehalete ilimle, zarurete maharetle cevap vereceğiz. Böylece dini yaşamaktan bizi uzak tutan manileri ortadan kaldıracağız." İşte Müslüman ister ki Müslüman'ca yaşasın. Fakat bunu bir türlü beceremez. "Benim İslamiyet'i yaşamama mani olan nedir?" diye düşünür ve Ramazan'da bunun cevabını bulabilir...
Hekimoğlu İsmail _ 09.07.2013 Zaman Gazetesi
28 Haziran 2013 Cuma
CUMA NAMAZI ve 90. AYET-İ KERİME
Es-Selamun Aleykum
Cumamız mübarek ola inşallah...Cuma namazında hoca efendi hutbenin sonunda Nahl Suresi'nin 90. ayetini okur. Bu ayet ilk defa Ömer bin Abdulaziz döneminde okunmaya başlanmış ve günümüze kadar bu şekilde okunmaya devam etmiştir.
90. âyet, iyiliğin ve fenalığın çeşitli derecelerini göstererek sağlıklı bir toplumun başlıca dayanaklarını zihinlere yerleştirmektedir.Dolayısıyla cuma namazında hutbenin sonunda okunup, bu esasların hatırlatılması pek isabetlidir.
Bu âyetteki adalet ve ihsan kelimelerine çeşitli anlamlar verilmiştir. Rügıb el-İsfahânî'nin "Adalet, iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük olmak üzere yapılana denk bir şekilde karşılık vermektir; ihsan ise iyiliğe daha fazlasıyla, kötülüğe daha azıyla karşılık vermektir."şeklindeki tanımı İslâm âlimlerinin konuyla ilgili anlayışlarının bir özeti sayılabilir.
Bugün Cuma namazına iştirak edecek arkadaşlarımız, bu ayeti bir kez daha dikkatlice dinlesinler. Her hafta Rabbimiz bize düşünüp tutmamız için çok kıymetli öğütler veriyor çünkü...
Rabbim, anlamayı ve uygulayabilmeyi nasip etsin İnşaAllah...
Selam ve dua ile...
(sorularlaislamiyet sitesinden faydalandık.)
.....
24 Haziran 2013 Pazartesi
ECDÂDIN VAKIF ÇAĞLAYANI
Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve diğergamlığın müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sayesinde cemiyetimiz yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirmiştir.
Bu ecdâd vakıflarından birkaçını sayalım :
- Kışın aç kalan kuşların beslenmesi,
- Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi,
- Koyun cinsinin ıslah edilmesi,
- Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması,
- Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi,
- Çalışan kadınlara sütanne bulunması,
- Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması,
- Cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi,
- Ramazan-ı Şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması,
- Köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi,
- (Bu çok ilginçtir, ne kadar ince bir düşünce) Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi,
- Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması,
- Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması...
gibi insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıflar kurulmuş ve işletilmiştir.
Türk Kültür ve Medeniyeti,C. 1, Atatürk Ünv. Türk Kültür Arş. Ens. Yay., Ankara/1956, s.202
Bir millet ki, geçmişi, şan ve şerefle dolu,
O millet ecdâdından bugün utanır oldu...
...
21 Haziran 2013 Cuma
BERÂET GECESİ'ne doğru...
Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece Berâet Gecesi'dir.
Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle 'Mübârek'; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle'Beraet'; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle 'Rahmet'; geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle'Berae veya Sakk' adı da verilir.
Bu gecenin beş özelliği vardır:
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.
Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.
Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:
"Bu gece Şaban'ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Benü Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem'den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. " (Münziri, et-Tergîb ve't-Terhib, II, 118).
O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak sevaptır. Fakat o geceye mahsus belirli bir namaz şekli yoktur. Nitekim Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah'a şöyle dua etmiştir: "Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin." (Münziri, Tergib, II, 119, 120).
"Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifaâ dileyen yok mu; ifâ vereyim."
"Allah Teâlâ Şaban'ın onbeşinci geresi (Berâet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar."
(İbn Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38).
Şimdiden gecenizi tebrik eder hayırlara vesile olmasını Rabbimiz Teâla'dan niyaz ederiz...
Selam ve dua ile...
...
(sorularlaislamiyet sitesinden faydalandık.)
Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle 'Mübârek'; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle'Beraet'; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle 'Rahmet'; geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle'Berae veya Sakk' adı da verilir.
Bu gecenin beş özelliği vardır:
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.
Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.
Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:
"Bu gece Şaban'ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Benü Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem'den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. " (Münziri, et-Tergîb ve't-Terhib, II, 118).
O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak sevaptır. Fakat o geceye mahsus belirli bir namaz şekli yoktur. Nitekim Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah'a şöyle dua etmiştir: "Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin." (Münziri, Tergib, II, 119, 120).
"Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifaâ dileyen yok mu; ifâ vereyim."
"Allah Teâlâ Şaban'ın onbeşinci geresi (Berâet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar."
(İbn Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38).
Şimdiden gecenizi tebrik eder hayırlara vesile olmasını Rabbimiz Teâla'dan niyaz ederiz...
Selam ve dua ile...
...
(sorularlaislamiyet sitesinden faydalandık.)
HZ. ALİ (R.A.)
Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ali (ra) hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ali bendendir, ben de ondanım.”
İbn Mace, el-Hafız Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Sünen-i İbn Mace, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, c.I, s.44; Tirmizi, Menakıb, 21.
“Ben ilmin yuvasıyım, Ali de onun kapısıdır.”
Tirmizi, Menakıb, 21.
Hz. Ali (ra) Rasulullah (sav)’ın dünya ve ahiret kardeşidir. Bununla alakalı İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadis şöyledir:
“Rasulullah ashabı arasında (Hicretten sonra Medine’de ensar ve muhacirin arasında) kardeşlik akdi yaptı. Bu esnada Ali, gözlerinden yaş akar halde ağlayarak (Rasulullah (s.a.v.)’in huzuruna ) geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü, ashabını birbirlerine kardeş ettin, beni ise kimseye kardeş etmedin.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “(Ey Ali) Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” buyurdu.
Tirmizi, Menakıb, 21.
Yine bir başka hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Münafık Ali’yi sevmez, mümin de Ali’ye buğzetmez.”
Tirmizi, Menakıb, 21.
“Ali bendendir, ben de ondanım.”
İbn Mace, el-Hafız Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Sünen-i İbn Mace, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, c.I, s.44; Tirmizi, Menakıb, 21.
“Ben ilmin yuvasıyım, Ali de onun kapısıdır.”
Tirmizi, Menakıb, 21.
Hz. Ali (ra) Rasulullah (sav)’ın dünya ve ahiret kardeşidir. Bununla alakalı İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadis şöyledir:
“Rasulullah ashabı arasında (Hicretten sonra Medine’de ensar ve muhacirin arasında) kardeşlik akdi yaptı. Bu esnada Ali, gözlerinden yaş akar halde ağlayarak (Rasulullah (s.a.v.)’in huzuruna ) geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü, ashabını birbirlerine kardeş ettin, beni ise kimseye kardeş etmedin.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “(Ey Ali) Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” buyurdu.
Tirmizi, Menakıb, 21.
Yine bir başka hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Münafık Ali’yi sevmez, mümin de Ali’ye buğzetmez.”
Tirmizi, Menakıb, 21.
20 Haziran 2013 Perşembe
SIHHAT ÜZERİNE...
Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
(halk arasında devlet kadar itibarlı bir başka şey yoktur ama, dünyada bir nefeslik sıhhat gibi saadet ve zenginlik olmaz.)
Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur
Olmaya baht ü se'âdet dünyede vahdet gibi
(saltanat dedikleri sadece bir dünya kavgasıdır. cihanda vahdet gibi talih ve mutluluk yoktur.)
Ko bu 'ıyş ü 'işreti çünkim fenâdur 'âkıbet
Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâ'at gibi
(bu yiyip içmeleri bırak, çünkü işin sonu kötüdür. eğer ebedî bir sevgili istersen ibadet gibisi yoktur.)
Olsa kumlar sagışınca 'ömrüñe hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir sâ'at gibi
(ömrünün sonu ve günleri adedi kumlar sayısınca olsa da, bu felek şişesinde bir saat gibi gelmez.)
Ger huzûr itmek dilesen ey muhibbî fârig ol
Olmaya vahdet cihânda kûşe-i 'uzlet gibi
(ey muhibbî! eğer huzur bulmak istiyorsan her şeyden el etek çek; çünkü dünyada uzlet köşesi* gibi yalnızlık bulunmaz.)
Muhibbî, Kanuni Sultan Süleyman Han'ın şiirlerini yazarken kullandığı mahlastır. Bu mahlasla yazdığı şiirleri Divan-ı Muhibbi isimli bir divanda toplanmıştır.
Bugün, dünyadaki en kıymetli varlığın aslında SIHHAT olduğunu vurgulamak istedik.
Allah Rasulü s.a.v. dualarında Cenab-ı Hak’tan sıhhat ve afiyet dilemiştir. (Beyhakî). Ayrıca ümmetine de afla birlikte afiyet talebinde bulunmalarını tavsiye ederek buyurmuştur ki:
“Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Zira hiç kimseye yakîn derecesine ulaşmış imandan sonra afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir.”(Tirmizî)
Fakat sıhhat, dünya üzerinde belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey olduğu halde en az kıymetini bildiğimiz nimetlerden biridir. Sevgili Peygamberimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Kim nefsinin kötü isteklerinden emniyet içerisinde, bedenen afiyette ve günlük gıdasına da sahip olarak sabaha çıkarsa dünya ona verilmiş gibidir.”(Tirmizî)
Rabbimiz bizlere de af ve afiyet üzere bir ömür lutfetsin inşallah.
Sabahımız, günümüz mübarek olsun...
Selam ve dua ile...
19 Haziran 2013 Çarşamba
“BİR KISIM MEDYA” TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK TALİHSİZLİĞİDİR.
Bir yazımda, Türkiye’nin en büyük talihsizliğinin medyası olduğunu söylemiştim…
Az söylemişim…
Aynı zamanda başının en büyük belası imiş…
Darbe dönemlerinde yaptıkları yağcılıklarına, “halka rağmen”ci tavırlarına, zalimden yana duruşlarına, yalan ve iftiralara çanak tutuşlarına bir bakın, neden böyle dediğimi anlarsınız.
28 Şubat sürecini çoğunuz zaten hatırlıyorsunuz… Meşhur medya patronlarıyla namlı, genel yayın yönetmenlerinin askeri brifingleri nasıl ayakta alkışladıklarını yakınen biliyorsunuz (bilenler bilmeyenlere anlatsın)…
Ama bu sapıtmaların daha öncesi de var ki, maalesef unutulmuş.
27 Mayıs 1960’ta, amirlerine isyan eden bir grup subay darbe yapmış ve dönemin iktidar partisinin tüm mensuplarını Yassıada zindanlarına atmışlardı…
Her türlü zulmü, şiddeti reva görmeleri yetmiyor, bir de medya (o zaman basın denirdi) aracılığıyla manşetten envai çeşit iftiralar atıyorlardı…
Gazetelerde büyük harflerle verilen kaynağı belirsiz haberlere göre, Menderes çok sayıda üniversite gençlerini katlettirmişti… Fakat ortada ceset filan yoktu. “Kıyma makinesi” yalanını uydurdular. Buna göre, Başbakan Adnan Menderes üniversite öğrencilerini Et-Balık Kurumu’na ait dev kıyma makinelerine attırıp kıyma yaptırmıştı.
Çocukların bile inanmayacağı bu “kuyruklu yalan”a bizim medya dört elle sarılıp günlerce manşetlere çekti…
Anlı-şanlı yazarlarımız bu yalan üzerine öyle hikâyeler uydurdu, öyle masallar anlattı, öyle efsaneler oluşturdu, tesadüfen hepsi de CHP yöneticisi olan görgü şahitlerinin ağzından öyle beyanatlar döşendi ki, vicdan tüm hücreleriyle isyan eder.
Bu da yetmedi, Menderes Hükümeti’nin Harbiye başta olmak üzere tüm üniversiteleri içindekilerle birlikte imha etmek için plan yaptığını, bu planların ele geçirildiğini yazdılar.
Hatta Dünya Gazetesi bir yalanı alelacele kamuoyuna duyurmak için ikinci baskı bile yaptı.
Manşeti şöyle: “Katliam Plânı”…
Ara başlık: “DP’nin 40 milyon lira sarfıyla üniversite ve Harbiye’yi imha için teşkilat kurduğu anlaşıldı.”
“Menderes (Başbakan) ve Polatkan’ın (Maliye Bakanı) para dolu bavulları ele geçti.”
Hepsi külliyen yalandı ve bunu manşeti atanlar da çok iyi biliyordu. Aslında on yıllık başbakanlığı döneminde Menderes’in hiçbir yolsuzluğuna şahit olunmamıştı. Buna rağmen iftira üstüne iftira atılıyor, korkunç bir karalama kampanyası sürdürülüyordu.
*28 Şubat sürecinde başka biçim yalanları “Üst düzey bir askeri yetkili”ye dayandırarak ortaya atmış ve manşetlere çekmişlerdi.
Dindar Müslümanları karalamak için “Fadime” ismi verdikleri bir “malum kız”ı, kanal kanal dolaştırıp ağlattılar.*
“Bunlar geçmişte kaldı” diyemiyoruz. Çünkü aynı refleksi Taksim Gezi Parkı olaylarında da sürdürüyorlar.
Kırk küsür yıllık gazeteciyim, bu medyanın meşruiyetten, demokrasiden ve seçilmişlerden yana tavır takındığını hiç görmedim.
En büyük talihsizliğimiz budur…
Bereket versin, yalan söyleye söyleye etkisizleştiler. Artık kimse ciddiye almıyor.
http://www.yeniakit.com/bir-kisim-medya-turkiyenin-en-buyuk-talihsizligidir-1810yy.htm
Az söylemişim…
Aynı zamanda başının en büyük belası imiş…
Darbe dönemlerinde yaptıkları yağcılıklarına, “halka rağmen”ci tavırlarına, zalimden yana duruşlarına, yalan ve iftiralara çanak tutuşlarına bir bakın, neden böyle dediğimi anlarsınız.
28 Şubat sürecini çoğunuz zaten hatırlıyorsunuz… Meşhur medya patronlarıyla namlı, genel yayın yönetmenlerinin askeri brifingleri nasıl ayakta alkışladıklarını yakınen biliyorsunuz (bilenler bilmeyenlere anlatsın)…
Ama bu sapıtmaların daha öncesi de var ki, maalesef unutulmuş.
27 Mayıs 1960’ta, amirlerine isyan eden bir grup subay darbe yapmış ve dönemin iktidar partisinin tüm mensuplarını Yassıada zindanlarına atmışlardı…
Her türlü zulmü, şiddeti reva görmeleri yetmiyor, bir de medya (o zaman basın denirdi) aracılığıyla manşetten envai çeşit iftiralar atıyorlardı…
Gazetelerde büyük harflerle verilen kaynağı belirsiz haberlere göre, Menderes çok sayıda üniversite gençlerini katlettirmişti… Fakat ortada ceset filan yoktu. “Kıyma makinesi” yalanını uydurdular. Buna göre, Başbakan Adnan Menderes üniversite öğrencilerini Et-Balık Kurumu’na ait dev kıyma makinelerine attırıp kıyma yaptırmıştı.
Çocukların bile inanmayacağı bu “kuyruklu yalan”a bizim medya dört elle sarılıp günlerce manşetlere çekti…
Anlı-şanlı yazarlarımız bu yalan üzerine öyle hikâyeler uydurdu, öyle masallar anlattı, öyle efsaneler oluşturdu, tesadüfen hepsi de CHP yöneticisi olan görgü şahitlerinin ağzından öyle beyanatlar döşendi ki, vicdan tüm hücreleriyle isyan eder.
Bu da yetmedi, Menderes Hükümeti’nin Harbiye başta olmak üzere tüm üniversiteleri içindekilerle birlikte imha etmek için plan yaptığını, bu planların ele geçirildiğini yazdılar.
Hatta Dünya Gazetesi bir yalanı alelacele kamuoyuna duyurmak için ikinci baskı bile yaptı.
Manşeti şöyle: “Katliam Plânı”…
Ara başlık: “DP’nin 40 milyon lira sarfıyla üniversite ve Harbiye’yi imha için teşkilat kurduğu anlaşıldı.”
“Menderes (Başbakan) ve Polatkan’ın (Maliye Bakanı) para dolu bavulları ele geçti.”
Hepsi külliyen yalandı ve bunu manşeti atanlar da çok iyi biliyordu. Aslında on yıllık başbakanlığı döneminde Menderes’in hiçbir yolsuzluğuna şahit olunmamıştı. Buna rağmen iftira üstüne iftira atılıyor, korkunç bir karalama kampanyası sürdürülüyordu.
*28 Şubat sürecinde başka biçim yalanları “Üst düzey bir askeri yetkili”ye dayandırarak ortaya atmış ve manşetlere çekmişlerdi.
Dindar Müslümanları karalamak için “Fadime” ismi verdikleri bir “malum kız”ı, kanal kanal dolaştırıp ağlattılar.*
“Bunlar geçmişte kaldı” diyemiyoruz. Çünkü aynı refleksi Taksim Gezi Parkı olaylarında da sürdürüyorlar.
Kırk küsür yıllık gazeteciyim, bu medyanın meşruiyetten, demokrasiden ve seçilmişlerden yana tavır takındığını hiç görmedim.
En büyük talihsizliğimiz budur…
Bereket versin, yalan söyleye söyleye etkisizleştiler. Artık kimse ciddiye almıyor.
http://www.yeniakit.com/bir-kisim-medya-turkiyenin-en-buyuk-talihsizligidir-1810yy.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









